Archive for the ‘Persembe Yazilari’ Category

Bir eve donus hikayesi

Sunday, October 25th, 2009

Efendim yaz tatili dedik… Dugun dedik… Ev yerlestirme dedik… Dedik de dedik… amma velakin gelin siz bu kosturmacayi cok sevgili doktora tez hocaniza anlatin! Yemedi di mi?!?!? Yeeemmmeeezzz… Ben de zati bunlarin hicbirini anlatmadim hocama… Kendi anlayacagi dilden konusarak, coook onemli “workshop”lara katildim dedim. Neyseki pazarlama konusunda kendi capimda iyi oldugum icin, eski bildiklerimi yeni ogrenmisim gibi anlatmak zor olmadi. Tabii 2 aylik yatmanin cezasini simdi yogun calismalarla odemekteyim. Ne yatmasi canim demeyin… doktora bazinda dusundugunuzde isterseniz 24 saat mesai yapmis olun gene de yatmis sayiliyorsunuz. Tabii canim Musa ve Ipek simdi benimle super empati kurmuslardir. :)

Gelelim donduk Londra’ya, ne bulduk kismina… Efendim evimiz artik 3 kisilik eglenceye donustu. Ucuncumuz, “Conflict Studies” dalinda “King’s College”de yuksek lisans yapan Emir adli bir arkadas… Kafa dengi, sagolsun cok yardim sever bir arkadas… Ciddi anlamda diyorum yardimseverligini… Zira bel fitigi misin? O zaman sen bakkaldan 5lt su falan tasima, ben getiririm seklinde onerisiyle kalbimi kazanmis durumda. :) Ayricana yaklasik ayni sikayetlere sahip olmamiz da kafaca uygun oldugumuzu gosteriyor. Tabii 2 bay 1 bayan yasamanin zorluklari biraz biraz kendini gosteriyor. (Hos bu aralar 3 veya 4 bay ve 1 bayan seklinde yasiyoruz… Ev sahibimiz de yanimizda… bir ara ev sahibimizin bir arkadasi da buradaydi…falan filan)

Babamin yillarca 3 bayan+1 bay seklinde nasil yasadigina dair -gene kullanacagim ama- acayip empati kurmus durumdayim. Hos bayanlar gizli-sakli olmasi gereken seyleri, gercekten de gizli-sakli yapma konusunda daha basarili anladigim. Karda yururuz, izimiz kalmaz yahu… Mesela, bu aralar evin tikanan lavabolari ve banyo gider deligiyle basimiz dertte… 2 – hadi 3 diyelim simdilik – baydaki sakal orani ve kullanilan tras kopugu miktari nasil birseydir ki iki gune bir lavabo tikanir… Hadi gene “empati” kurayim… Herhalde ben dis fircalarken tukuruklerimle lavaboyu boguyorum!!! 😛 Gelelim wc ve banyo kullanimina… ciddi ciddi odama “lazimlik” almayi planliyorum. Ne zaman odamdan kafami cikarsam, biri ya banyoda ya wc kullaniminda… Ustune ustluk… evin en uzun saci bende, gene de en kisa banyo kullanimi bende…. Hiiiccc bana bayanlar daha fazla suslenir masalini okumayin! Yalan kardesim… Gerekirse dakikalariyla kim ne kadar kaliyor banyoda yazarim buraya!!!

Cok sikayetciyim coook arkadaslar… banyonun kaloriferine ozene-bezene asilmis beyaz erkek donundan sikayetciyim… Olur olmadik zamanlarda bagira bagira soylenen arabeks-pop-operik-turku karisimi sarkilardan sikayetciyim… Her sabah sasmadan yenilen sucuk-salamdan sikayetciyim… tikanan gider deliklerinden sikayetciyim… camasir makinesinde -nasil becerdiklerini hala anlamadim- 3-4 saatlik yikama programinin secilmesinden sikayetciyim… askiya asilan camasirlarin gunlerce orada unutulmasindan sikayetciyim… bir parmakla itseniz acilacak sokak kapimizin durumunda bir turlu iyilesme olmamasindan sikayetciyim… Simdi evde daha yastas bir bayin olmasindan dolayi olur olmadik zamanlarda imali imali Mali’nin lafinin acilmasindan sikayetciyim… Bu kadar cok sikayetci olmaktan sikayetciyim…. Coook sikayetciyim coook arkadaslar….

Anlayacaginiz doktorada girilen yogun calisma doneminde iyice huysuz bir sahsiyet oldum ciktim herhalde… Su an duvarimda kocaman “EMPATI” yazan bir kagit asili… Belki hergun-her dakika gorursem “empati” kurabilirim dedim. Ne dersiniz basarabilir miyim????

Under Construction!!!

Saturday, August 1st, 2009

Efendim merhabalar… Bu hafta toz duman altindan sesleniyorum! O yuzdendir ki persembeyi iskalamis durumdayim!.. Ne demisler gec olsun guc olmasin. :p Evin durumunu gecen ablama soyle ozetledim. Tazmanya canavarini mutfaga, Wolverine’i ise salonla yatakodasina (former livingroom) salmisiz gibi bir manzara var… Vallahi mutfagin hali icler acisi! En son tesisat icin mutfakla salonun bir olan duvarinda islem yapilirken iyice bir delik acildi. Hatta bir ara ustam boyle devam ederse, acik mutfaga donecek durum diye korktum. Neyse simdilik yere cok yakin bir servis pencereleri oldu ablamlarim, bakalim nasil kullanacaklar? :)

Bunun disinda ben pek islerine yaramiyorum. Anca ustalarin basinda bekliyorum. Hos herhangi bir soru geldiginde “AAABBBLAAA” diye bagirmaktan baska carem olmuyor. Hatta ustalar da ablami “Ablaaa” diye cagiriyor. Ben de ablam ustalarin seslenmesini duymadiginda ablama donup “Ablasii” diye uyariyorum. :) Ortalikta bir “Abla”dir gidiyor anlayacaginiz! Neyse simdi balkon zemini icin geldiler… Ben size durumu soyle ozetleyeyim en iyisi…Yakinda gorusuruz efenim!

under-construction

Grentabrige…Cantebrigge…Cambridge!

Friday, July 24th, 2009

Efendim, gordugunuz gibi nerede ne yapiyor olursam olayim yazilarima cani gonulden devam ediyorum. Bu hafta Londra’nin yagmurlu-gunesli kaotik havasindan kendimi kurtarip bambaska bir diyara ativerdim kendimi… Daha once Oxford’a gitmis ve cok ama cok begenmistim sehri ama kesinlikle favorim belli oldu artik! CAMBRIDGE!!! Inanilmaz sakin, sessiz ve huzur dolu bir sehir. Yemyesil… Yani o kadar guzel cesitli yesillikte parklari var ki… Anlatamam… Hem o kadar duz bir sehir ki… Dunyanin en kolay bisiklet surebileceginiz sehri olabilir… Parklari bile tek tuk agaclardan ve goz alabildigine uzanan hali gibi cimlerinden olusuyor. Hmmm… boyle konuya bodoslama dalmak olmaz, basa aliyoruz!

Cambridge

Gecen pazar gunu, Cambridge’deki bir konferansa katilmak uzere Londra’nin anlata anlata bitiremedigim Liverpool Street Istasyonu’ndan trene atladim. Yaklasik 1 saat 15 dakikalik tren yolculugundan sonra Cambridge’in sirin, minicik istasyonunda indim. Sehrin kuzeyinde onceden ayarladigim konukevine dogru yollandim, sansima Cambridge’deki ilk gunum inanilmaz yagmurluydu ama sokaklar, evler ve cesit cesit mekanlar… o kadar guzeldi ki kendimi yurumekten alikoyamadim. Kalacagim yeri orta yasi gecmis bir cift isletiyormus, cok sirin ve kesinlikle cok guleryuzlu insanlar… Sabah kahvalti icin kacta kalkacagimi ve nasil bir kahvalti istedigimi sorduktan sonra sirin mi sirin odamla basbasa biraktilar beni… Acikcasi odanin dekorasyonunu, mobilyalarini o kadar cok begendim ki Londra’ya goturmeyi cok isterdim. Ozellikle kendine ait banyosunun aydinligina hayran kaldim. Ayrica odamin penceresinden disari baktigimda, konukevinin cok guzel ve rengarenk bahcesini gormek inanilmaz keyiflendirici! Yagmura ragmen gozu karartip ufak bir kesif yuruyusu yaptim sonrasinda… Disci-Gozcu-Bakkal-Cakkal… Ne ararsan komsu sokaklarda… Nehrin uzerindeki arac koprusunde resimdeki afisle karsilastim. Meger bu sene Cambridge Universitesi, 800. yilini kutluyormus. 800 yil once, Oxford’dan ayrilan bir grup ogrenci tarafindan kurulmus universite. Normandiyalilar zamaninda Grentabrige ya da Cantebrigge (Grantbridge) diye anilan ve “Granta” nehrinin yakinlarina kurulan sehir, daha sonra Cambridge diye anilir olmus. 1209 yilindan beri de universitenin kurulmasiyla bilgiye ac ogrencilerin kocaman kocaman guleryuzlerle karsilandigi bir sehir olmus.

Efendim resimde gordugunuz agac hemen nehrin kenarinda, kayikhanenin dibindeydi… Acikcasi soldaki halini cok begenmis olsam da Cambridge’in yesilligine haksizlik yapmamak icin orjinal halini de koyuyorum. Ayrica nehrin uzerindeki bir koprunun dibindeki bu eski bisikletci de inanilmaz sirindi… 800 yillik bir universiteye yakisir bir bisikletci di mi? Buranin en populer ulasim araci bisiklet… Cesit cesit… her yastan insani bisikletle gorebilirsiniz. Trafikte bisiklet ve suruculeri o kadar onemli bir yer kapliyor ki en ayrintili bisiklet yollarina ve ozel isiklandirmalarina sahip bu sehir.

Ertesi sabah yani pazartesi gunu, uzun zamandir yapmadigim bir sekilde erkenden kalktim ve mukemmel bir Ingiliz kahvaltisini mideme indirdim. Nehrin uzerindeki kucuk yaya koprusunden sonra kocaman Jesus Garden Parki’ni gecip St. John’s College’e vardim. Harry Potter’in unlu Hogwarts’i burasi olmali dedim hemen… Birbirini takip eden kocaman yesil avlular… kocaman pencereler… Cesit cesit aile armalarinin bulundugu kocaman pencerelerden bahsediyorum! Kocaman kapilar…kesinlikle Hogwarts da boyle bir yer olmali! Ikinci avluyu gecerken cocugum olursa gobek bagini buraya gommeliyim diye dusunuyordum. St. John’s College’i biz Universitenin Tip Fakultesi olarak adlandirabiliriz. Gorebileceginiz en guzel en sik, en en en college olan bir yer burasi… Hayranligimin boyutunu kelimelerle anlatamam… Kesinlikle gozlerinizle gormelisiniz. (Buranin en unlu koleji King’s College, kendisinin sadece kapisini gormeniz bile yeter!) Insan bu avlularda dolasirken cidden bilim askiyla yanip tutusur. Yani ben bile… hadi artik baslayalim su calismaya moduma girdim daha ilk dakikadan! (Soyle soyleyeyim, cok degerli yer cekimi kurali, Sir Isaac Newton tarafindan Trinity College’deki avlulardan birinde bulunmus!) Yani soyle dusunun… Sir Isaac Newton bu sokaklarda yurumus, Sir John Cockcroft ve Ernest Walton atomu burada parcalamis… Charles Darwin Evrilmeye burada baslamis!!! Francis Crick ve James D. Watson DNA’nin yapisini burada ortaya cikarmislar. Kabul edin… Cambridge’in her tasindan bilgi akiyor ve inanin ister – istemez hemen buyuleniyorsunuz!

En alttaki iki resimde “Sighs Bridge”i ve “Punting” olayini goruyorsunuz. “Sighs Bridge” Cambridge’in en cok turist ceken noktalarindan biri, konferans boyunca uzerinden gecip durdum ama sonunda dayanamayip sordum neden bu kadar populer oldugunu… Birincisi Kralice Viktorya’nin en cok sevdigi noktalardan birisi olmasiymis. Ama en onemli ozelligi, bi tarihte bir grup ogrenci dort adet “punt”un uzerine bir otomobil yerlestirip koprunun altina gelince onu kopruye baglamislar…Haa amac neymis derseniz, pek emin degilim… Ogrenci de mantik aranmazmis! :)

“Punting” e gelirsek… Kendisine Ingiliz Takasi ya da Ingiliz Gondolu demek yanlis olmaz. Normandiyalilar zamanindan kalma takalar bunlar. Sali aksaminin konferans etkinligi, nehir uzerinde “Punt”la bir tur atmakti… 6sarli 2 grup halinde bir tanesine atladik ve ufak bir nehir gezintisi yaptik… Takayi resimden farkedeceginiz upuzun bir sirikla kontrol ediyorsunuz. Bizim takayi coook guzel bir hatun kontrol ediyordu. Yalniz bir ara tam bir koprunun altina girerken sirigi geride birakti, azicik suruklendik… Aslinda pek eglenceliydi! Arkadan gelen grubun taka kaptani sirigimizi bize getirdi. Haa suruklenmeye devam etsek de sorun olmazdi cunku oyle akintili bir yer degil, daha cok, kucuk bir kanal gibi… bir de bircok “Punt”un baglandigi bir yere cok yakindik, bir tanesinden odunc alirdik bir sirik! :) Son resimdeki guzel ve sirin bayan da benim Yunan Ablam… Biz bu geyigi iyice ilerlettik ve tez danismanimiz Irini’ye de “annemiz” demeye basladik! :) Aslinda cidden Yunalilarda ortak tez danismani olan kisilere birbirine “Sister”, “Brother” seklinde hitap ediyormus… Saniyorum “Kader Kardesligi” oluyor bu!

Sabahin korunde kalkmanin, muhtesem bir Ingiliz kahvaltisini mideye indirmenin, olaganustu Cambridge kolejlerinden birinde uyuklaya uyuklaya sunumlari dinlemenin ve cesit cesit konferans etkinliklerine katilmanin disinda baska ne gibi degisiklikler vardi derseniz… Yunanli ablamla boyuna muhabbet etmenin guzelligi vardi. Bir Turk Kiziyla evlenmis Hollandali yeni bir arkadas edinmenin guzelligi vardi. Bir Turk, Bir Yunan ve Bir Hollandali bir aksam bir Turk Lokantasinda, homini girtlak, afiyetle yemek yemenin guzelligi vardi. Vee bu son gece Muhtesem St. John’s College’in “Dining Hall”inda 3 Turk, 1 Yunan, 1 Hollandali ve 1 Misirli boyuna geyik yapip, gulmenin guzelligi vardi. Acikcasi Yunan ve Hollandali arkadaslarimdan inanilmaz memnunum… Ingilizcem icinse cok iyi antreman oldu. Her gecen gun biraz daha iyiye gittim diyebilirim. Keske Londra’da da sehrin merkezine biraz daha yakin olsam ve boyle muhabbet edebilecegim arkadaslarim olsa diye dusundum hep… Aaa Yunan Ablam Aralik ayinda ne yazik ki ulkesine geri donuyor. Olsun ben bu kardesligin sureceginden eminim! Bu gece boyunca saydigim uclunun yaptigi sebeklikleri gorseniz inanilmaz eglenirdiniz. Farkli kulturlere ragmen bu kadar iyi anlasabilmek cok hos! Hmm aslinda dusundum de hic de farkli degiliz. Musakka her yerde Musakka!!! (Yunan ablamla musakka uzerine yaptigimiz espriler vardi da…)

Aaa asil olay… neredeyse bu aksamki etkinlige katilamayacak olmam… Yani buuu kadar insan arasindan bir tek ben kiyafet konusunda… ” Hmm sanirim sizi alamayiz iceri, bla bla” seklinde kot ve spor ayakkabisi giydigim icin uyarildim. Isin komigi benden baska biiii suru insan kotla iceri girdi ve kimse uyarilmadi, bir tek ben… Kapinin onunde biraz bekledikten sonra, uzerindeki montu cikardim ve saclarimi savura savura iceri girdim! Neymis 300 yillik gelenekmis, cok onemliymis boyle giremezmisim… Simdi tamam kot ve spor ayakkabim olabilir ama uzerimdeki bluz gayet guzeldi… Ustune ustluk, yemek yiyecegimize gore oturuyor olacagim ve oturuyor olacagima gore kotumu kim gorecek yahu! Ve ve… En onemlisi, altina etek niyetine birseyler giymeye calismis bircok bayan benden kotu gorunuyordu, ben gayet makyajli ve siktim bircok insana gore! Haaa ne oldu, oturdum yedim ictim… :) Isin komik yani, kiz beni kenara aldiktan sonra o kadar abest kiyafetli insani iceri aldi ki… ben gecerken benden ozur dileyecegini sandim, yok ama o sanki beni lutufen iceri aliyormus gibi davrandi! Yunan ablam benden cok sinirlendi bu olaya… “Bu ne bicim misafirperverlik, hem son dakikada “Dress Casual” uyarisi yapiyorsunuz, hem de 300 yillik gelenek geyigini gozumuze sokuyorsunuz, O zaman 2000lik misafirine iyi davranacaksin diyen Hz. Isa gelenegine ne oldu?” diye soylendi bayagi… Ben de gayet emin, amannn… nasilsa alacak beni iceri takma sen diye onu yatistirdim. :) Yaa vallahi guzel giyinmistim! Hatta ustumdeki bluz, Muzaffer’in ailesiyle Calgan’a kahvaltiya gittigimizde giydigim mor bluzdu. Bakin facebook’tan… Cidden guzel :) Haa bu kadar laf yedigim, 300 yillik gelenek neymis derseniz, inanin bilmiyorum! Yani bir ara haydin bi ayaga kalkin dediler yemek servisi basinda… Saniyorum bi Latinca dua okundu (Muslumanim ne alakam var di mi?!?!? 😛 ), sonra yemek salonunda kiliselerdeki gibi muzisyenlerin oturabilecegi bir balkon vardi, 4 kisi cikti guya caldilar ama salon o kadar gurultuluydu ki kimse birsey duymadi. Aslinda duymamak iyiydi, zira flut calan bayan hem flut de hem de sarki soyleme de pek fenaydi. Sonunda 300 yillik gelenegin en saf gozuken insani yemek salonuna sokmamak oldugu yonunde teoriler gelistirdik! Ne olursa olsun… ben butun gece cok eglendim, ozellikle masa da “Ingiliz” asilzadelerini taklit ettigimiz zamanlar gulme krizine girdim.

Rudy (Hollandali): My dear? Do you want another glass of wine? (Super Ingiliz aksani taklidiyle, cene iyice havaya kaldirilmis, gozler kisilmis, dudak iyice buzulmus, kaslar yukariya dogru kocaman bir yay yapmis)

Silia (Yunan): Oooh my lord, yes please… (serce parmak havada, igrelti gibi tutulmus bir bardak elde, aksan, durus Rudy’ninkiyle ayni)

Deniz: PPPUUUAAAAHHHAAHAHAHAAA!!!!

Son olarak diyebilirim ki… Cambridge inanilmaz guzel… inanilmaz yasanilasi! Tabii bol yagmurlu! :) Postdoc’a buraya gidecegim karar verdim :) Hatta ikinci bir doktora mi yapsam diyorum, zira katildigim konferans “Psychometrics” uzerineydi ve cok ilgi cekici gozuktu bana! :)

6…7… Kaldigi yerden aynen devam!

Thursday, July 16th, 2009

Sabahtan beri parmak hesabi yapmaya calisiyorum… Olmuyor, olmuyor… Bir yerlerde surekli yanlis yapiyorum! 6 yil… cik… 7 yil… belki… neredeyse ceyrek asirlik bir asinalik var diyecegim ama… sanirim bu gercek yili degil, hissettigim yili isaret ediyor?!?! Biraz beyin jimnastigi yapmakta fayda var! Ilk ne zamandi??? Nerede ve nasildi? Saniyorum ilk bir minibusun arka siralarinda, deli-dolu, ipek gibi bir kizin yaninda… kocaman bir gulumsemeyle… bir abi sicakliginda… Nevsehir yollarinda! Yanindaki kipir kipir kiza inat… sakin…

Ilk goruntu… uzun-kum dolu saclara sampuan ve kurutma makinesi yardimi…Ikinci goruntu… hareket halindeki otobusun arkasindan bir koca torba icindeki guvecle kosturmaca, ilaveten bir patates cuvalini arabanin icine atmaca… ucuncu goruntu… minibusun icinde, yaninda uyuyan ipekkizin uzerini ortmece… vee son goruntu… gezi yorgunluguna ragmen son kuvvet ipekkiz ile yastik savasi yapmaca…

Goruntuler uzerinde dusunmeye basladikca hangisi ne zamandi, neredeydi… hepsi birbirine karisti! Belki de son birkac yilin butun anilarinda olmasindan kaynakli… Insanin bir omur boyu yaninda gezen golgesi gibi! Kotu anlamda degil… oyle kiskanc bir golgeden bahsetmiyorum… Bir abi, sicacik bir kalp, kocaman bir sarilis gibi… Sabahtan beri saymaya calisiyorum ne zamandir boyle yasiyorum diye ama olmuyor bir turlu… Sanki yasadigim tum zaman boyunca boyleymis gibi… ve boyle olacak gibi…

Dusununce ODTU’nun son gunlerini… Bir nevi rituel olmus sanki… sabahleyin bolume giderken su kaynaklari laboratuarinin parmaksiz penceresine kacamak bir bakis atmak… ogle vaktine dogru sabirsizlanip telefonun tuslarina hizlica basmak… ogle yemeginden sonra soyle guzel bir kahve keyfi yapmak… belki de ormana dogru yurumek… aksam vakti yaklastikca sinema planlari yapmak, arabayla herkesi toparlamak… ya da Guvec’te sisinceye kadar yemek… midede yer olmamasina ragmen incir uyusturmasi ve taze cayla cilalamak… ya da Kafes’e kapagi atip saatlerce saatlerce konusmak, koy ekmegine tost yemek, kahve kahve kahve icmek… Tum 5i1yerdeler Kafeste pazar kahvaltisi yapmak (Ipekkiza soz… yapacagiz beraber)… Cukurambar Kalesinde Ankara isiklarini seyredip, konusmak konusmak konusmak…

Dedim ya… 2 saat sabahtan, 2 saatte ogleden sonradan ve de uyku saatlerini cikarin, geriye kalan tum zamani doldurmus iste! Sicacik, kocaman bir sarilis… Stresten ara ara titreyen eller… ama sarilirken kocaman, kuvvetli! Dokunurken narin belki ama, korurken saglam… Belki simdi uzak ve rituel bozulmus ama… bakinca, yani dikkatlice bakinca tam kalbinin ortasinda… bir dost, bir gezidas, bir abi, sicacik bir sarilis!!!

Canim… baska bir kelime daha iyi anlatamaz herhalde… Canim… Bircok kelimeyle ya da hicbir kelimeyle… En dogru, baska nasil anlatabilirim ki seni… Canim… Iyi ki dogdun! Tum gun anilarimizin denize daldim durdum… O kadar cok ki… Hangi birini anlatsam az… Daha bircoklarini da ekleyecegiz bu denize… Iyi ki varsin… ve iyi ki hep yanimdasin!

Ister ayni sehirde olalim, ister dunyanin birer ucunda… bil ki goremedigim her saniye ozluyorum seni! Vee ozledigim her anda kalbimin icinden seninle konusuyorum… Iyi ki dogdun Muuuussshhhhaaa… Iyi ki dogdun canim, dostum, abim…

Veee bu kadar duygusalliktan sonraaa… Hep birlikte eslik ediyoruz bu uc arkadasa… (goremeyenler icin: http://www.youtube.com/watch?v=yolLqx6k1OM )

Bir de fark ettim ki hayatin, hep bir kosesinden bir guvecle cakisiyor… Bakiniz asagidaki fotoya… “Karides Guvec”! Bakiniz Nevsehir anilarina “Guvecle otobus kovalamaca”! Bakiniz favori yeme mekanina “Guvec”! Nasil bir tesadufse!!! Burnuma guvec kokulari geliyor!!! :)

Musa2008

Yapilir mi bu bana!!!

Thursday, July 9th, 2009

Nereden baslasam anlatmaya… biiirrr koca hafta! Isitilmis konserve fasulyemi (Yasasin Kovboylar!!!) yerken bunu dusundum durdum. Pek garip bir haftaydi… Bakmayin bu sakin yazisima, iki saat once tavan yapmis olan kizginligimin yerini bir bosvermislik, bir bikkinlik aldi… Bu sakinlik de bunlarin kalintilari… Nerden baslasaaamm… En iyisi dogaclama bir giris yapayim artik olaylara…

Efendim bildiginiz uzere gecen yaz Ayca-Elcin-ben uclusu, Ispanya (Madrid, Barcelona) ve Portekiz (Porto, Lizbon) turu yapmistik. Bu turun tadi damagimizda kalmisti ve bu sene de benzer bi tur yapalim istedik. Her ne kadar Elcincagizimiz evlenme arifesinde oldugu icin turun cogunluguna katilamayacak olsa da… Bizim icin beraber gecirecegimiz zaman coklugu degil kalitesi olacaktir. Neyse planlar yapildi, Ayca-Elcin Almanya(Bonn’da) bir konferansa katilacaklardi, ben de Londra’dan onlara katilacaktim, sonrasinda ver elini Hollanda (Amsterdam, Roterdam) ve Fransa (Paris)! Ne yazik ki bu isler umdugum gibi gitmedi ve ben daha ilk kez Almanya Elciligi kapilarina varmamla sorunlar bas gosterdi. Oncelikle pasaportumu mumkun olan en uzun sureye uzatmami istediler… Tamam dedim, elimiz degmisken 5 sene uzattim. Arkasindan Turk Elciligine (tamamen benim hatam sonucu oldugunu dusunuyorum, o zamanlar sunum zamanimdi ve kafamda bir suru sey vardi.) pasaportumu postaya vermis, bu da benim Almanya Elciligine basvurumu geciktirdi. Pasaportumu aldiktan sonra Almanya Elciligine gitmeye yeltendigimde ise telefonla randevu almam istendi. Vakit kaybetmeden aradim ve bumm… Bana verilebilecek en yakin randevu tarihi temmuz sonu idi! Bana yapilan bu espriye nasil gulsem bilemedim, zira Almanya’daki kuzenimden gelen davet mektubunun suresi temmuz sonunda doluyordu! Neyse Ahh-vahh etme zamani degil dedim ve bu durumda ne yapabilirim diye dusundum. Aklima gelen en pratik cozum, baska bir Schengen Ulkesine basvurmak oldu. Neyse, gozume Belcika’yi kestirdim ve turistik amacli basvurumu, sabahin korunde vize basvuru ofisine yaptim. Bu ofis, Belcika, Italya, Ispanya gibi bircok ulkenin de basvurusunu kabul ediyormus. Basvuruyu yaptiktan sonra bekleme surecinin gecmesine kaldi butun is… Bu arada bos durmadim, bari buradayim dedim… doktora calismami hizlandirdim.

Gelelim dune… Dun baktim buradan Avrupa’ya cikis yok. Bari dedim bos durmayayim, su “National Insurance Number” zamazingosundan alayim. Internette azicik arastirdiktan sonra aramam gereken telefon numarasini buldum ve derin bir nefes alip numarayi aradim. Karsima cok tatli bir teyze cikti ve sasirtici bir sekilde cok guzel, tane tane konusuyordu. Boylece telefon gorusmesi korkumu yenip basladim derdimi anlatmaya… Bir 10 dakika karsilikli konustuktan sonra… nasil oldu hala anlayabilmis degilim… Bu donem kacak calisiyor konumuna dustum. Teyzecigim gayet sakin, bu numarayi aradigina gore amacin kacak calismak degil bence bir an once su numarayi ara… basin derde girmesin dedi. Ben hafif saskin, hafif “aldin mi basina belayi” tadinda guldukten sonra, soyledigi numarayi not ettim, arka arkaya tesekkur ettikten sonra telefonu kapatip, yeni verilen numarayi aradim… Vallahi bundan sonra kac degisik numarayi aradim, kac degisik insanla konustum bilemiyorum ama telefonda konusma fobimden eser kalmadigini soyleyebilirim… “National Insurance Number”i verecek olan Job Center, benden yazili bir calisma izni istiyor ve ogrenci vizem oldugu icin “Home Office”den bir sekilde calisma izni almam gerektigini soyluyor. “Home Office” ise ogrenci vizem oldugu icin haftalik 20 saate kadar calisma iznimin oldugunu soyluyor. Yazili olarak nereden bir belge alabilirim kimse soylemiyor… Tabii butun bu telefon konusmalarindan sonra isyan bayragimi actim ve bilgisayar basina dondum. Basladim arastirmaya… Sonuc olarak, iki e-posta adresi buldum, biri Job Center’dan digeri Home Office’den… Ikisine de derdimi ve ogrenci vize kopyami ve polis kaydimi yazili olarak ilettim. Home Office’den gelen cevabin icinde…

The student category of the Immigration Rules has been replaced by Points Based System Tier 4, with effect from 31st March 2009 – see above for details.
Unless their visa states otherwise, a person who is aged 16 or over, and  holds valid leave to enter or remain as a student or under Points Based System Tier 4, for 6 months or more, may undertake employment for:
*                20 hours per week during term time
*                Full time during vacation periods
A student must not engage in business, self-employment or the provision of services as a professional sports person or entertainer.  A student is not permitted to pursue a career by filling a permanent full-time vacancy.
You can continue working full time when your studies are completed for a period of four months or until your visa expires, whichever is sooner, whilst waiting for your examination results, prior to attending your graduation ceremony or before commencement of your new course.”

seklinde bir ifade geciyordu bunu da sonrasinda Job Center’a gonderdim. Sonrasinda bugun sabah Job Center’dan sesi cok tatli olan bir bayanla e-postalastik, sonrasinda konustuk ve yarina bir randevu ayarladik. Bu noktada ilk sorunumun bir parcasi hortladi tekrardan… Bu gorusme icin pasaportumun orjinaline ihtiyacim vardi. Neyse sansli oldugumu dusundugum bir gundu ve ben de sansimi zorlamaya karar verdim, pasaportumu almak icin “Vize Basvuru Merkezi”ne gittim. Elime tutusturulan sira numarasina bakip onumde yaklasik 100 kisinin oldugunu hesaplayinca biraz umidim kirildi ama ne kadar uzun surebilir ki bir kisinin pasaportunu vezneden almasi dedim. Sirami beklerken, etrafimdaki “Pakistan, Hindistan, Arab ve Cin” vatandaslarina bakip Avrupa Birligine ne kadar da yakiniz diye dusundum aci aci… Sonradan cogu insanin zarf icinde pasaportlarinin yaninda bir de ikiye katlanmis A4 kagidi aldiklarini fark ettim. Hmm sanirim tam o sirada ben bu vize isinde umidimi yitirdim! Neyse numaram duvarda yanip sondu, vezneye yanastim… elime bir zarf tutusturuldu ve topuklarimin uzerinde donup dogruca disari ciktim… Vee evet son dakikada fark ettigim gibi ilac prospektusu kivaminda 3 adet A4 kagidi da benim zarfimda vardi. Neden bilmem ben kocaman kirmizi bir damga bekliyordum pasaportumda, “REFUSAL” gibi birsey yazar diye dusunmustum. Sadece “su tarihte Belcika Elciligine basvurmustur.” yazili silik bir damga vardi bir sayfada… O kirmizi dangayi gormedigim icin belki ben yanlis anlamisimdir diye evirdim-cevirdim sayfalari… Ama A4’un ikiye katlanma izinin hemen ustunde yazan “… the decision to refuse the issue of a visa in …” aciklamasi, kucucuk de olsa yanan umut isigimi pofff diye sonduruverdi. O noktadan sonra 1 saat kadar sacma sapan saga sola yurudum, hani kendimde olsam, tamamen kaportasi tamamen “carbon fiber”dan yapilma BMW Z4 Coupe’yi durup daha da iyi incelerdim ya da Londra’nin en unlu Jazz Bari, Ronnie Scott’s Jazz Club’in onunden gectigimi fark eder, kapisindan iceri kafami uzatirdim… Ya da Foyles, Londra’nin en buyuk kitapcilarindan biri, icinde dolasirken “Carbonel” serisine de bir bakardim… Ya da Diet Cola diye aldigim seyin aslinda “Diet Coke Cherry” oldugunu fark ederdim (Kesinlikle tavsiye etmiyorum, ben begenmedim kiraz tadini!)… Acikcasi kendime gelmem, metroya binip bes durak gittikten sonra oldu. Bir an metronun camina vuran kaslari catilmis suratima bakinca… Ne kadar kizgin oldugumu anladim. Simdi o halimi dusununce, sanirim cok fazla anime seyrettim bu aralar, su sekilde hatirliyorum kendimi!

Angry Dee!!!

Hala inanamiyorum, sen kalk ODTU’den mezun ol. Ustune Yuksek Lisans’ini yap. Onla da yetinme… git LSE’ye Doktorana basla… Senin ne haddine Belcika, Hollanda, Fransa, gezme, tatil!!! Hani vize basvuru ucreti, yok servis ucreti konusuna giremiyorum bile… Onlari dusunsem su usteki arkadas geri donecek!

3 sayfalik ne yazmislar diye merak ediyorsaniz, cidden pek bisey anlamadim ama yazinin bir yerinde 30 gun icinde itiraz edebilirsiniz diyor. Haa nereye itiraz edebilecegim biraz mechul. Azicik arastirinca… yarisi Fransizca, yarisi Hollandaca bir sayfada cikmaza giriyorsunuz. Sayfayi bir sekilde cevirtirseniz, Bruksel’de bir yere basvurabileceginiz soyleniyor. Ama nedir basvuru sekli pek anlatilmiyor. Zira iki telefon hatti verilmis biri Fransizca digeri Hollandaca… Super otesi yani!

Hadi gene iyi yanindan bakalim, oturacam, adam gibi doktorama calisacam artik, gezide harcarim diye ozene bozene biriktirdigim param da cogunluguyla bana kalacak… Aman iyi iyi… hem hocam belki tatile gitmedim diye daha kolay izin verecek Turkiye gezime… Yok ama kusura bakmasinlar, bunca insan elini kolunu sallaya sallaya geziniyor dunyanin dort bir ucunda… bi bana calisiyor su ulke sinirlari, vize isleri… Tipimde bir yamukluk var diyecem ama… Ahhhh!!!!

Evvel Zaman Icinde…

Thursday, July 2nd, 2009

Teknik olarak persembeye girdigimize gore ben persembe yazimi bu sefer erken yazayim dedim. Itiraf edeyim ki yazimin esin kaynagi son birkac gundur gordugum ruyalar ve okudugum yazilar… Sunu farkettim ki basucuma hangi kitabi ya da yaziyi koyarsam onunla ilgili ruyalar goruyorum. Mesela bu ogleden sonra bir suru integral ve turevi karaladigim kagitlar arasinda yatagimda uyuyakalmisim ve 2 saatlik uyuklamam suresince bembeyaz yuksek duvarli bir hol boyunca yurudum ve beyazligi bozan tek seyse duvarlara cizilmis integral isaretleri ve ara ara denk geldigim pi’ler, mu’ler ve karekok’lerdi. Bir onceki gece ise ruyamda onumde kosturan Alice’e yetismeye calisiyordum. Alice iste canim… Harikalar diyarina dusmus olan Alice… Daha onceki ruyamda ise ablamin ayagina seffaf bir ayakkabi gecirmeye calisiyordum ve cok fena bir sekilde bir yere gec kalmistik… Umarim dugunu degildir diye dusunuyorum simdi!

Yazima asil esin kaynagi olan okuduklarima gelirsek eger… Tahminen sizin de kacinamadiginiz Michael Jackson’in olum haberleri… Bu kadar ruya ve surekli gozume carpan “Neverland” yazilarindan sonra dusundum ki… belki de dunyadaki en masum istek… hic buyumemeyi istemek, hep cocuk kalmayi dilemek… Tonlarca hikaye, masal arasinda en masum gozukeni secmis kendine MJ! Sonra bizleri dusundum… Acaba bizler hangi hikayeleri secerdik diye hayal ettim. Saniyorum birimiz, yani Ipekkizimiz, su an “Hah… benimki belli! Beauty and the Beast!” diye dusunmekte… Peki neden once hikaye icerisinden sana en yakini o? Benim senin icin teorilerim var ama onceligi sana birakiyorum. Sonraa Musaaaa’yi dusundum o hangi hikayeyi secerdi kendisine… Hayir Texas, Kurbaaa Prensi kabul etmiyorum. O kuybaagggaaa prens olursa benim de “Dumbo” olmam gerekiyor! :) Hmm, Avrupa’nin Musa’nin istahini actigini dusunursek “Hansel and Gretel” daha uygun gibi… Tamam tamam… Acikcasi sizler icin uygun hikayeleri bulmak cidden cok zormus. Ama sirf Grimm Kardeslere ait 200’e yakin hikaye oldugunu varsayarsak mutlaka sizlere de uygun birer hikaye/masal vardir. Hmm sizlerin tahmin ettiginin disinda ben “Little Mermaid”i secmedim kendim icin… Ben daha cok “Alice’s Adventures in Wonderland”i tercih edecegim, her ne kadar Alice’in sizofren oldugu bircok kisi tarafindan dusunulse de… cidden cok ozel bir masal benim icin… Kimi hep cocuk kalabilmeyi ister. Benim kucuk istegim de boyle bir hayalgucune sahip olabilmek…

Sonra aklima masal dunyasinin kapisini bizlere acan Walt Disney geldi… Soyle bir baktim koleksiyonlarina…

Fairy Tales from Walt Disney

Butun bu filmler arasindan en cok “Lady and the Trump” i ne kadar cok ozledigimi fark ettim. Hmm belki de butun cocuklugum, ablamin “Trump”inin kulaklarini kemirmekle gectigi icindir. :) Sonra aklima ilk asik oldugum kitabim geldi… Kucuk mavi bir kitapti, hani su Milliyet Yayinlarinin kalin kapakli mavi kucuk kitaplarindan biriydi… “Kediler Krali-Karbonel”… Nasil bir heyecanla okudugumu hala hatirliyorum :)

Carbonel

Ve benim ne yazik ki hayal meyal hatirladigim ama sizin daha masal der denmez ilk akliniza gelecek kisiyi dusundum… Adile Teyze!

Youtube Adresi: http://www.youtube.com/watch?v=tY-WwvCewq8

Hadi bakalim “Kuzucuklar”! Herkes kendi hikayesini/masalini bulmaya… Bu seferlik de bu kadar… :)

“bir varmis,bir yokmus.allah’in kulu cokmus,
evvel zaman icinde kalbur saman icinde
deve tellal iken,pire berber iken,
ben annemin besigini tingir mingir sallar iken,
ak sakal,sari sakal
berber elinden yeni cikmis kirkilmis yok sakal,
kasap olsam sallayamam satiri
nalbant olsam nallayamam katiri
hamama girsem sorarim natiri
nadan olan bilmez ahbap hatiri
dereden geldim,sandiga girdim
bir de ne goreyim,kosede bir hanim oturuyor
soyle ettim,boyle ettim,
yuzune baktim,hanim yerinden kalkti
ciktik birlikte yola
ne saga baktik ne sola
gide gide kaf daginin arkasina geldik ki
ne ileri gidilir ne geri,
sana bir masal soyliyeyim gel beri…..”

“Dare to read it aloud!” :)

Friday, June 26th, 2009

Acikcasi koskoca evin daha once bu kadar cok konustugunu farketmemis olmam sasirtici! Yillarin – daha dogrusu yuzyillarin – verdigi bir bilgelikle daha az konusur saniyordum ev, ama yanilmisim. Daha cok romatizmalarindan sikayet eden, kendi sesini bile duyamayan bir yasli gibi bu gece, Elm Sokagindaki bu ev! Bulundugu sokaktan dolayi biraz korkutucu olmasi beklenir di mi etrafin? Bence tam aksine… her evin huysuz homurdanislarina ragmen sakin, huzurlu bir geceyi selamliyor bu sokak… Ara ara seri ve sert adimlarla yuruyen insanlarin ayak sesleri yankilaniyor. Onun disinda pencereyi sabirsizca tiklayan bir agacin sesi… ve sahip oldugu her tahta parcasindan sikayetci evin sesi…

Hmm… tatli bir huzur… Azicik gozlerimi kapatip evin sakin, nefes alisverisini dinlemenin tam sirasi… Kimbilir cok iyi odaklanabilirsem karsimdaki kitaplardan birkac ses de duyabilirim. Azicik dikkatimi verebilirsem, belki kelimeler kendiliginden fisildanmaya baslar bana… Azicik gayret… azicik… Belki de once bildigim hikayelere odaklanmali? Ve once kelimeleri gozu kapali gormeyi istemeli… Azicik gayret… Ve belki, Edward Cullen’in o cok guzel el yazisiyla bi not…

” I’ll be back so soon you won’t have time to miss me.

Look after my heart – I’ve left it with you.”

Veee biraz daha duymaya odaklanirsam homurtular arasindaki sesleri… Bella ve Edward’in sesleri birbirine karisir…

“No! Edward, look at me!”

“I can’t believe how quick it was. I didn’t feel a thing – they are very good. “Death, that hath sucked the honey of thy breath, hath had no power yet upon thy beauty,”. You smell just exactly the same as always, so maybe this is hell. I don’t care. I’ll take it.”

Bambaska bir ses karisiyor homurtulara… Uyari dolu, endiseli bir ses… Mo’nun sesi…

“Go on, admit it, the book whispers its story to you at night.”

Ve ne oldugunu anlayamadan bir suru ses kafamin icinde… Saniyorum yanlis kitabin seslere daldim. Cok kalabalik, cok gurultulu bir kitap…

Books-of-mine

Hmm… Kitaplardaki dunyamdan cikip da gercek hayata merhaba diyecek olursak, Londra’da havanin gunluk guneslik olmasini nehir kenarinda kucuk gezintiler yaparak gecirdim bu hafta! Genellikle bu geziler benim ennn sevdigim Londra sokaklarindan birinde sonlandi… Charing Cross… Londra’nin eski ve antika kitaplarinin satildigi sokak… Adina filmler yapilmis, kitaplar yazilmis! Boyle guzel bir gunde gene klasik yuruslerimden birini yaparken kendimi birden kapisinda “Henry Pordes Books” yazan bir kitapcinin icinde buldum. Ne kadar zaman harcadim bilmiyorum ama kendime geldigimde, yere bagdas kurmus, kucagimda -sonradan ogrendim- antika degerinde bir “Robinson Crusoe”un sayfalarina dalmisken buldum. Hemen yani basimda satin almak icin dizdigim kitaplardan olusmus bir dag vardi. Saniyorum en hizli kizarmami o gun o kitapcida yasamis olabilirim. Kitapci amcamin hafif bir gulumsemesiyle benim yerden kalkma cabalarim, yanimdaki kitap dagcigini hafif bir sarsmam… Durumu toparlamak icin soyledigim abartili…

“You have a wonderful place, I fell in love with it!”

Ve amcamin hafif kikirdayarak soyledigi…

“Yeeahhh, I can see it! You’re always welcome!”

Sonra su resimde sol alt kosede gordugunuz kitaplari kucaklayip evime dondum. Saniyorum yolda hala kitapcidaki halime gulumsuyordum. Kitaplarima uzun uzun baktim, oksadim… Guzel guzel raflarima yerlestirdim. Vee o sirada gozume kitaplarim ilk defa daha bir degisik gozuktu. Oncelikle anlamadim ama… sonra biraz dusununce… kendimi Ingiliz Edebiyatinin donemlerine bakarken buldum. Elizabeth doneminin Shakespeare’i, Romantik Akiminin Jane Austen’i ve agirlikli olarak Viktorya doneminin Thomas Hardy’si, Emily Bronte’si, Lewis Carroll’u. Saniyorum bir kez daha anladim o gun… Edebiyat ya da kutuphanecilik falan okumaliymisim ben diye! Kendimle dalga gecmek istercesine Oxford Universitesinin Edebiyat Lisans programina baktim. Ikinci kez hayata gelirsem direkt basvurcagim okul olacak Oxford! :) Garip bir tesaduf sonucu da o cok begendigim Twilight serisinin yazarinin da Viktorya doneminden cok etkilendigini ogrendim. Gordugunuz gibi Oxford’a gidersem uzerinde calisacagim donemi bile sectim :)

Kitap serilerimi -Twilight ve Inkheart’tan bahsediyorum- bitirdim, simdi cocuklugumdan pek hizlica cikmak istemiyorum, o yuzden, kendimi yatmadan once masallar okuyarak ruyalara birakiyorum. Grimm kardesler sagolsunlar bu konuda inanilmaz eglenceli hikayelere sahipler. Ayrica su aralar internette Tim Burton-Johnny Depp super ikilisinin “Alice in Wonderland” filmine ait bazi resimler dustu, inanilmaz guzel birsey olacaga benziyor… Hazir olun! Lewis Carroll bu hikayeyi yazarken Tim Burton gibi bir yonetmenin elinde nasil sekillenebilecegini dusunmus mudur dersiniz? :)

P.S: Resimlerde gordugunuz dosyayi merak ediyorsaniz… Twilight serisine ait o dosya! Kitabin yazarinin internet sayfasina bakarsaniz (ki kitabi okumadan bakmanizi onermem-spoiler- durumlari olabilir), kitaba yonelik bazi ilave yazilar yazmis oldugunu gorursunuz. O dosyada da, daha once bahsetmis oldugum “Midnight Sun” ve o notlara ait kagitlar var.


Pairwise likelihood… bla bla… zzz!

Friday, June 19th, 2009

Evettt… Yaklasik 2 saat gecikmeli de olsa Persembe Yazilarina devam ediyoruz! Yok merak etmeyin.. Sel sadece Carsambayi etkiledi, ama zati ufak – tefek kacamaklara izin vermistik di mi? Vallahi anlatacaklarimi giris-gelisme-sonuc duzenine oturtmaya yada belli bir konuyu secip ona sadik kalmaya kendimi zorluyorum ama bu sefer canim hiiic istemiyor! Oylece sohbet edesim var bu aksam… Bir nevi monolog olacak ama, yorumlar kisminda bu monologu dialoga ceviririz biz! :)

Su gectigimiz haftaya bakiyorum da… 200 kusur sinav (hmm 200 x 10.58 pound… ayy pardon odak kaydi :D)… 2447 sayfalik bir hikaye… 3 tazecik model… 1 simulasyon programi… 1 vize basvuru hazirligi… 1 pasaport suresi uzatma seramonisi… 1 donem sonu doktora sureci ozeti sunumu… 2 gunluk seminer programi kosturmacasi… hmm saydikca uykumun agirligi artiyor, saniyorum burada pes edecegim! Ozetlemek gerekirse bayagi yogun bir haftaydi ama sagina-soluna bakinca gayet memnunum yorgunlugumdan! Cok buyuk bir kisminin nasil gectigini hatirlamiyorum ama gene de kendimden ve de haftadan cok memnunum.

En canli, en guzel anim da en stresli olacagimi dusundugum sunumumun oldugu kisma ait! Acikcasi LSE’yi gozumde daha soguk, inanilmaz akademik ortam cekismelerinin yasanacagi bir ortam olarak mi dusunmustum tam bilemiyorum ama bu kadar sicakkanli insanlarin olmasi beni cok sasirttigini soylemeliyim. Uzatmayayim da size sunumumu anlatayim… Hmm benim sunumum ilk gun yani carsamba gunu ogle yemeginden hemen sonraki sunum olarak ayarlanmisti. Ogle yemegi dedigimiz de sunumlarin yapildigi bolum kutuphanesinde sandwich, wrap ve meyve seklinde ayakustu yapilan bir olaydi. Tabii semineri duzenleyen sevgili Pauline Hocamin gozunden benim yemeklere dokunmadigim kacmadi.. Biraz sorgulayinca beni… Dedim ki cok stresliyim, simdi yiyemem… Tabi bunu dememle etrafimdaki doktora arkadaslarimin “ooo ne o bizim uzerimize mi kusacaksin” , falan esprilerine maruz kalmam bir oldu! Tabii uzerime gelen bazi arkadaslari, fazla sansinizi zorlamayin, kusmak icin birseyler yememe gerek yok tehditleri ile savusturmayi basardim. Hm sunumum acikcasi bekledigimden iyi gecti. Ses tonum-durusum bayagi begenilmis ama en cok mimiklerim insanlari eglendirmis! Konusmam da gayet sempatik bulunmus… Ozellikle konusmamin bir yerinde, kullandigim metotlarin uzerinden gecerken, istemdisi yaptigim kaslarimi hafifce kaldirip, alt dudagimi buzerek soyledigim “Umarim seneye de sonuc ve yorumlarimi da sunabilirim” demem bircok hocanin gulmesine sebep oldu… Konusmanin sonun da yaptigim beceriksiz referans hareketimde en arka siradaki hocalarimi ve doktora arkadaslarimi gulme krizine soktu diyebilirim. Acikcasi, hafif bilincli yaptigim saskin tavirlarim bendeki sempatiklik katsayisini arttirmis gosteriyor. Ayrica sunumun en onemli kismi, diger doktora arkadaslarimla kaynasmami sagladi.. Bir yerden sonra Ingilizcem icin endiselenmeyi birakip, sacma sapan konusmama devam edebildim. Herkes de gayet ilgili idi bana…

Hatta oyle ki bu aksam seminer cikisindan sonra bir grup doktora ogrencisi ve bir iki hoca, okulun icindeki bir puba bira icmeye gittik. Hmm sanirim bundan sonraki “Musluman Turk” anlayisini bayagi esnetmis gozukuyorum. Tadini cikara cikara ictigim 2 pin Guinness’ten sonra kimse “anaaaa alkol icmiyonuz siz di mi yasak yani…” deme luksu yok bana! Zira uzunca bir sure nasil oldu da bunca zaman farkedilmedim, o biraz konusuldu… Ben de bildigim birkac ninja taktigi oldugundan falan bahsettim. Sonra bolumdeki cogunluk doktora arkadaslarimin evli-10 senelik beraber yasama-neredeyse baba olma gibi iliski duzeyleriyle ilgili bilgileriyle soke oldum. Vallahi hicbiri bendeki “loser” doktora ogrencisi karakterine uymuyor… Hmm yasca gene ortamin en kucugu oldugum ortaya cikti ki… Alisik oldugum bir durum oldugu icin gayet kucuk kardes rolume hemen uydum. Bu sene dersine asistanlik yaptigim hocayla da konustuk, benden cok memnunmus… beraber birseyler yapmaya devam edecegiz gibi… hayirlisi…

Vee en son olarak da… Ev arkadasim uzun suredir bogustugu kara bulutlarindan sonra biraz olsun gun yuzu gorebildi! Isyerinde uzun zamandir uzerinde calistigi terfiyi sonunda aldi… Saniyorum kendinden, herseyden ve de herkes de memnun olma durumum bundan da kaynaklaniyor olabilir.

Hmm simdilik bu yaziyi burada birakiyorum. Saniyorum 2. bir raundu olacak bu yazinin yarin! Persembeyi bu sefer Cumaya da bagladik artik… Sorun etmezsiniz diye dusunuyorum. :)

Strike against the “strike”!

Thursday, June 11th, 2009

Londra’da bulundugum sure boyunca, cani istediginde okula giden, cani istediginde disarilarda dolasan, hic birsey istemediginde de burnunu bile disariya cikarmayan ben, guzide metro gorevlilerinin grev yapma asklarinin tutustugu iki gunde de okula gitmek zorunda kaldim. Hmm evet, su an bu olaya kizgin gorunuyor olabilirim ama kizginligim kesinlikle emekci insanlarin grevine degil! En iyisi iki gunluk kosturmamin hikayesini bastan alayim…

Bildiginiz gibi sali gecemi – sabaha kadar – tam gaz sinav kagidi okuma isine ayirmistim. Hayir kendime boyle iskence etmeyi sevdigimden degil, bir an once sinav kagitlarini teslim edip sorumluluklarindan kurtulmak icin, belki ilave bir canta kagit daha verirler de sermayeyi biraz daha arttiririm umuduyla ve yaklasan sunum zamani bir de sinav kagitlari yuzunden dikkatimin dagilmamasi icin yaptigim bir hareketti. Asil amacim, carsamba ogleye kadar kagitlari sekretere teslim edip, hocamdan almam gereken belgeleri alip eve donmekti. Normal bir zamanda bu kesinlikle sorun degil… Yaklasik 30-45 dakikalik metro yolculugu ve yuruyus kombinasyonuyla rahat rahat varirdim gidecegim yere! Fakaaaattt… Guzide metro gorevlileri ozene bezene grev icin ne yazik ki bu hafta carsamba-persembe-ve belki de cumayi secmislerdi. Tamam metrom olmayacakti belki ama alternatifler cok olmaliydi… Dunyanin en yararli sitelerinden birtanesi olduguna inandigim www.tfl.gov.uk adresine girip, evimin posta kodunu, bolumun posta kodunu, ne zaman yola cikacagimi (ya da ne zaman varmak istediginiz de girilebiliyor) belirttikten sonra site bana takip etmem gereken guzergahi cizdi. Tamam buraya kadar da bir sorun yok… ama belirtilen guzergahta metro kullanabilecegim soyleniyor. Hmmm burada bir sorun var demek ki! Hani bu amcalar grevdeydi?!?!? Ne yani, metroya binip, kendimiz mi surecegiz gitmek istedigimiz yere simdi?!?!? Neyse gidip olayi yerinde gorelim dedik ve giyip, yollara dustuk! Sanki grevi desteklemek istercesine bir guzel de yagmur baslamasin mi? Zati semsiye ozurlusu biriyim… Semsiyeyi ne tarafa, 2 canta dolusu kagitlari ne tarafa koyacagimi sasirdim metroya giden yol boyunca… Metroya vardim ki denilen dogru… Grevdeki emekciler, diger emekcileri uzmemek adina… bazi hatlari sadece tumden kapatmis, bazilarini kismi kapatmis, bazilarina ise hic dokunmamislar. Sitenin ve de metrodaki duyuru panosunun dedigine gore ancak “Liverpool Street Station”a kadar gidebiliyordum metroyla… Iyi dedim, atladim metroya. Liverpool’da inip, okulumun -daha dogrusu bolumumum- onunden gecen otobusun duragina dogru yollandim ki… Ooo ooo…. Yoo olamaz!!! Oyle bir kuyruk ki… Nedense bana ilk gorur gormez, Ankara Saklikent’e gelen Steve Vai konseri oncesinde kapisina yigilan kuyrugu hatirlatti. Yilan gibi kivrilan kuyruga soyle bir alici gozuyle bakinca… sacma sapan saga-sola kivrildigini, arada disariya tasip, insanlarin yagmur altinda kavis yaptigini gordum. Vallahi kuyrugun sonunu bulmak uzun surdu. Neyseki kuyrugun bu hali sadece goruntudeymis, yani Turkiye’de olsa rahat 1 saat beklemenize sebep olacak bu kuyrukta ben, yarim saat icinde bir cift katli otobusun ustkatinda rahat rahat oturmus durumdaydim. Ne yazik ki yerin altinda 15 dakika surecek olan bu yolculuk, yerin ustunde rahat bir saat suruyor… Daracik yollarda bi o yana bir bu yana kivrila kivrila… surune surune okulumun onune geliyor otobus. Okuldaki isleri hallettikten sonra, karsi istikamete gecip, ayni yolla eve donus turumu yaptim. Haa donuste tek farklilik, M&S Simple Food’a ugrayip, cesit cesit salatalar alip… evde kendime “ODTU Cati” tabagimdan hazirlamak oldu… (eee her zaman muffin, tatli diyecek halimiz yok ya… bu sefer de salatadan devam edelim! :) )

Haa peki neden kizdin diye soracak olursaniz. Suna kizdim canlarim: Bu emekciler grevde mi grevde… Pekii grev yapiyoruz diye kendi kafalarina gore metro hatlarini cokertmisler mi cokertmisler… Peki bu kadar hazirliga, bu kadar yolculuklari kaosa cevirmelerine karsin bu insanlar neden bu iki gunde normalden daha fazla calismak zorunda kaldi sorarim… Anlamadiniz di mi sorumu? Soyle aciklayayim… Metroya girdiniz, baktiniz gitmeniz gereken istasyona metro yok, dondunuz kime sordunuz? Grevdeki gorevliye… O ne yapti? Sizin icin olasi bir rotayi telsizin ucundaki arkadasiyla cizdi. Metro yolculugunuz bitti, bir otobuse bineceksiniz, kim sizi hizaya soktu, kim nereye gitmeniz gerektigini soyledi? Grevdeki gorevli… Otobusu kim optimum sekilde doldurdu? Grevdeki gorevli… Bu nasil bir grevdir anlamadim ki!!! Grev yapacaksan… kapatacaksin tum hatlari, gececeksin istasyonun karsisindaki Ingiliz Pub’ina… alacaksin bir soguk biraz eline, iceceksin… Grevdeyken insan normal zamandan kat kat daha fazla calisir mi?!?!? Normal zamanda sadece “Mind the Gap” diyordun!!!

Neyse, bugun, yani persembe gene ayni rotayi takip ettim ama… artik gunesli bir gun olmasindan mi, yoksa keyfimin yerinde olmasindan mi bilemiyorum… Rota gozumde o kadar da itici gelmedi… Hatta tam tersi cok sevdim. Zati Liverpool Street Station’in oldum olasi bende ozel bir yeri vardir… Londra’ya ilk indigim de Central Line’daki bir aksamadan dolayi Liverpool Street Station’da inip, acik havaya cikip taksi ararken, ilk kez Londra havasi solumustum. Ayrica bu istasyon “National Express” tren hatlarinin bazilarina ev sahipligi yaptigi icin buyuk de bir istasyon… Her daim canli, kalabalik… Birbirinden guzel tum ihtiyaclariniza cevap verecek dukkanlariyla bence cok eglenceli bir yer. Hatta bugun donus yolunda pek guzel turladim icini, dukkanlarini gezdim. Fotograf makinemi evde unuttugum icin fotograflari kendim cekemedim ama asagida sizin icin Liverpool Street Station’i canlandirabilin gozunuzde diye birseyler toparlamaya calistim.

Liverpool Street Station

Liverpool Street Station

Ayrica bu istasyonda cekilmis bir GSM firmasinin reklami vardir ki bence cok eglenceli… Asagida o reklamin cekildigi mekanin bir fotografi ve reklamdan bir goruntu var.

Liverpool Street Station _ GSM Reklamindan bir goruntu

Liverpool Street Station _ GSM Reklamindan bir goruntu

Aaa reklami seyretmek isterseniz de…

Londra’da arka bahceden tatli bir esinti…

Thursday, June 4th, 2009

Ehh kimimiz penceresinden bakiyor gune, ben de dedim ki madem evin bir arka bahcesi var… Ehh ben de arka bahcesinden bakayim Persembe gunune! Gunun biraz daha sonuna yaklasmasini bekledim ki beklenmedik birsey olursa (ne gibi beklenmedik derseniz, ne bileyim… Arkabahcede bir kedi yavrusu olur, sincabin biri bizim eve tasinir, bir vampir cika gelir… Ayy yok o cok beklenemdik oldu! Kafa karisikligini birazdan anlarsiniz.), hemen bu beklenmeyeni anlatayim dedim… Ama beklendigi gibi (!) beklenmedik birsey olmadi… O yuzden gunesin son isitan pariltilari arasinda yazima basliyorum…

Nelere oluyor Londra’da derseniz… Valla pek haberim yok diyebilirim. Hani yagmur yagdiginda, ruzgarli-yagmurlu havada semsiye de kullanamiyorum evden cikmayayim bahanem cok ise yariyordu da… Londra’nin gunesli havasi, yagmurlu havasina gore daha moral bozucu… Azicik, minicik bir gunes isigi parcasini goren… ses hizinin kat ve kat uzerinde bir hizla t-shirt-sort-parmakarasi terlik kombinasyonunu uzerine geciriyor. Hatta daha da ileriye gidip tshirt yerine sirf mayosunun ust kismini giyen kizlarla, tshirtsuz erkekler etrafi sariyor. Ben de hala havanin bocalamasini yasiyorum. Izmir’de olsam tshirtim-sortumla gezmeye baslardim ama Londra’nin derecesi bana pek yaz havasini ifade etmiyor. Ehh gozunuzde canlandirin… uzerinizde bir sweat shirt uzeri tshirt ve kot pantalon var, karsinizda ise kisacik sortu ve pufur pufur bluzu ve kocaman gunes gozlukleriyle bir kiz var. Yok yok valla bu millet adami depresif yapar. Yani butun kis bazi bazi guzel kizlar-erkekler goruyordum da… Bu kadar guzel insan sokaklara ne zaman dokuldu? Kis uykusundan mi uyanildi? Nedir yani bu olay? Kendimi sanki buraya hic uymayan biri gibi gormeye basladim… Bir yerde bir yanlislik var ama bulamadim! Ben ki tum kis ODTU’de bolumde iken tshirtle gezen biriydim… Burda sanirsiniz ki yeni yeni kistan cikiyorum!

Ama merak etmeyin, depresyonda eve tikip, kendimi yataga gommus degili! Dun aksam gec yatmis olmanin simarikligiyla, kendimi sabah uykusuyla odullendirdim. Sonra 10 gibi kalkinca kisaca e-postalarima bakip (ugrasmam gereken bir suru ogrenci e-postasini da gormenin etkisiyle), once banyoya arkasindan da kahvalti hazirlamaya kendimi mutfaga attim. Soyle bir bakinca hava cok guzel gozuktu gozume… Ama acikcasi atlayip biryerlerde tek basima dolasmak istemedim. O arada birsey beni durdukledi de kendimi kahvalti tepsimle birlikte arka bahcede buldum. Guzelce kahvaltimi yaptiktan sonra… Dedim ki bu hava kacmaz! Aldim yeni saplantim olan kitabimi, basladim okumaya…

persembe120604

Acikcasi zamanin ne kadar hizli gectigini farketmemisim kitabimi okurken… Sadece isigin etkisini biraz yitirmesiyle kendime geldim diyebilirim. Hmm ama bu benim sucum degil vallahi! En son boyle solugumu tutarak okudugum kitap Yuzuklerin Efendisi  olabilir… Ya da Harry Potter serisi de olabilir (son kitaplari saymazsak!). Stephenie Meyer’i bu konuda ayakta alkislamak istiyorum. Yazdigi Twilight serisi cidden insanin zaman kavramini yitirmesine neden oluyor. Ingilizcesi bu kadar akici ve anlasilir olmasi inanilmaz! Ayrica gayet sade bir dil kullanmis olmasi da benim gibi kelime dagarcigi cok kit olan birisine yapilmis bir lutuf.  :) Iki gunde 900 kusur sayfa okudum ki bu ucuncu kitaba gecmis oldugumu gosteriyor. Her ne kadar bitmesini istemesem de kitabin, kendimi okumaktan alamiyorum ne yapayim ?!?! Neyse en sonunda kendimi biligsayarimi kapip guzel manzaranin esliginde size birseyler yazabilmek icin kitaptan koparabildim ama…

Efendim en son nelerle ugrastigimi merak ediyorsaniz, ehh Twilight serisini zaten biliyorsunuz. Eee bir de hepinize bahsettigim sinav kagidi okuma islerim var. 100 adet sinav kagidi daha aldim, yani 150×10.58=1587  poundu cebimde sayin :) Ayrica bir de bu kagitlarin okunmasi ile alakali yapilan toplantilarin saat basina parasi da olacak! Nerden baksaniz bayagi karli bir olay!!! Yaz tatili param hazir gordugunuz uzere. Yaz tatili diyince de hemen Avrupa’ya baglaniyoruz. Ayca-Elcin-Ben uclusu olarak gecen sene Ispanya-Portekiz gezimizde acayip guzel eglenmistik. Bu sene de Almanya(Bonn, belki Frankfurt), Hollanda (Amsterdam, Rotterdam), Fransa (Paris) seklinde bir gezi planliyoruz. Ehh son rotamizi belirlemek icin calismalara devam ediyor. Sonraa hocamdan gelen son baskinla Cambridge’deki bir seminere davet edildim, simdi tatil fikirlerimizi batirmadan bu seminer isini de araya sokmaya calisiyorum. Eee Cambridge’i de yerinde incelemek guzel olur hani!!! 😉

Bunlar disinda 2 hafta sonra bolumde bir sunum yapmam bekleniyor, nedense panik olamiyorum… Yani ne sunacagim bile belli degil ama, nedense oyle kelebekler ucusmuyor midemde… Belki de cok onemli degil diye dusunuyorum. Daha ilk senem, kimse beni ilk senede ustun bir basari gosteremedim diye bogazlamaz. Aa bir de kendi konumda bir duayen olan Prof. Joreskog’la tanistim ve belki de onunla yaptigim konusma beni rahatlatti. Gayet olumlu bir insan kendisi… Hani eski bolumumdeki insanlara bakinca… boyle basarili bir profesorun bu kadar sevimli ve icten olmasi bana garip geliyor. Gayet ilgiyle dinledi benim yaptiklarimi… Sonra bana ogutlerde bulundu ve belli bir yol cizdik kendimize! Hocamda ne zaman neyi yapacagimizi az-cok belirledi, inanilmaz guzel fikir alisverisinin yapildigi bir toplanti oldu. Sonucta belirledigimiz yola gore Prof. Joreskog en az 3 makale cikarirsin bundan dedi. Sanirim onun verdigi sok daha fazlaydi. Ben bir tane yazmaya raziydim cunku! Bir de gecen sefer ODTU’de bolumume ugradigimda bolum baskanimin bana dedigi “Makale yazmadiysan buraya is istemeye gelme” cumlesinin etkisiyle bire raziydim herhalde…

Onun disinda hava comert, ev arkadasim ayni… okul cok iyi… ehh ben de yaptigim spor sayesinde belimi iyicene kuvvetlendirmeye basladim. Anlayacaginiz keyifli bu aralar hayat bana karsi! Hmm saniyorum, bu seferlik bu kadar yazacaklarim… Ama boyle cat diye bitirmeyecegim ve sizi cennetten gelen bir sesle basbasa birakiyorum! Eva Cassidy… Saygiyla aniyorum kendisini!