Archive for the ‘Pazartesi Yazıları’ Category

Birinci Yasgünümüz Kutlu Olsun – Paylasmak Güzelmis

Monday, November 30th, 2009

Bugün, 30 Kasim.. bizim birinci yasgünümüz.

Toplam 68 yazi ve 329 yorum ile ilk senemizi doldurduk.

Bday

 

Bu keyifli yolculuk boyunca “okuyan, yazan, düsünen, üreten ve paylasan” herkese tesekkür etmek istiyorum.

Dilerim sizde benim gibi bu senenin sonunda “iki çift elin, bir çift elden”… “bes çift elin ise, iki çift elden” daha güzel seyler üretip ortaya koydugunu; ama en önemlisi paylasmanin ne kadar keyifli ve güzel oldugunu düsünüyorsunuzdur.

Kisisel sanal arsivimizin 68 sayfalik ilk bölümünü tamamlarken, birgün bu sayfalara geri dönüp keyifle ve kahkahalar ile okuyacagimiz anlari yine birlikte paylasmamizi diliyorum.

Keyifle ve umutla kalin.. Nice Yillara.

Mavi Noel

Tuesday, November 24th, 2009

Biraz erken bir noel yazısı olacak belki ama, 1–2 ay önce öğrenip çok hoşuma giden bir video yu sizinle paylaşmak istiyorum.

Yeryüzünde yaşamış en güzel sese sahip 2 numaralı adam, Elvis Presley inin en sevdiği noel şarkısı “Blue Christmas” imiş. (Dipnot; bir numarayı söylememe gerek yok değil mi?)

Öncelikle aşağıdaki video yu izleyip şarkıyı dinlemeniz gerekiyor;

(Youtube linki: http://www.youtube.com/watch?v=4Y_tDuXysa8

….

….

İzlediyseniz devam edelim hemen; kim bu Martina McBride ve kim oluyorda koskoca Elvis ile düet yapabiliyor? Hemen bir wiki sayfası sunalım size (tiklayiniz).

Farkettiniz mi? … Etmediyseniz .. alıntı yapıyorum sayfadan;

Martina McBride (born July 29, 1966, in Medicine Lodge, Kansas) is an American country music singer and songwriter.

1966 doğum lu mu? “Elvis hangi sene ölmüştü?” sorusu sizinde benim gibi aklınızdan geçiyorsa hemen cevaplayım; 1977 (kaynak)

Şimdi sizinde kafanız benim gibi iyice karıştı değil mi?

Cevaplar için başka bir video daha izlemeniz gerekiyor -eğleniyorsunuz ama kabul edin şimdi-

(Youtube linki: http://www.youtube.com/watch?v=vpvLvnRpD_Q)

Müthiş değil mi?

Benden başka kim ister Elvis ile oturup şarkı söylemeyi? Evet, havaya kalkan elleri görelim lütfen… :) Cidden kargaları kaçırtmayacak bir sesim olsaydı çok isterdim, yeşil perdenin önünde bile olsa Frank Sinatra ile aynı sahneyi paylaşmayı.

PS: Bütün bu video ları kendi başıma keşfetmedim. Youtube ve wikipedia delisi bir arkadaşımdan epey bir destek aldım.

Lacivert

Tuesday, November 10th, 2009

Istanbul da köprünün tam da ayaginin altinda sik bir restoranin adi imis…

Tesadüf eseri friendfeed de tanistim kendisi ile.. sonra web sayfasina girip asagidaki fotograf ile karsilastim.

Ist1

Muhtemelen günes batarken lacivert tonlarina bürünüyordur bogazin sulari. Fotografin çekildigi saatlerde gece isiklari ile karanlik birbirine karismis, enfes bir manzara… hatta çok sevdigim bir kelime olan “harikulade” daha çok yakisacak bu görüntüye.

Bu haftalik benden bu kadar; klavyem ile aram bozuk bu siralarda… pazartesi yazilari eksik kalmasin diye bu yaziyi gönderiyorum.

Unutmadan; en sevdigim renklerden biridir Lacivert, belkide en çok sevdigim, kimbilir.

Basucumdaki resimler

Tuesday, November 3rd, 2009

Deniz cigim çok bekledi yine ama.. sonunda uykuya yenik düstü, ama olsun en azindan sabah uyaninca bulacak bu yaziyi ve sevinerek okuyacak.

Umarim hepinizde bir parça gülümsemeye sebep olur bu satirlar…

Geçen gece deniz bana foto terapi yapiverdi; yine ruhumun karanlik dehlislzerinde dolasip herkesi çok çok özledigim bir aksamda. Tercihleri, kavsaklarda seçilen yollari sorguladigim, sonuçlarina 10 üzerinden puanlar verip terazinin kefeleri esit seviyede tutmaya çalisirken ben…

Hiç görmedigim resimleri yolladi geçmisten; hem yakin hem de uzak geçmisten…

Öncelikle yaninizda olamadigim eylül sonu izmir günesini gösterdi bana; günseli nin gelinlik provasindan kareler gördüm… sonra da nikah öncesi kuzu kuzu bekleyen iki çift parlayan göz. Keyifli bir telasin heyecanli bekleyisini, insanin içini isitan gülümsemeleri, o sarkida oldugu gibi “bir tatli bakis” i gördüm… hem hüzünlendim hem de sevindim.

Sonra plajda yanyana gülümseyen, ama içten ki içten ama keyiften ki keyiften gülümseyen bir çift yürek gördüm. Sanki durdurmuslar zamani, gülümsemeye baslamislar ve hep öyle kalivermis… zaman durmus, kiyamamis sanki.. akivermez olmus. Biri digerinin boynuna sokuvermis kafasini, digeri kamerayi ayarlamak derdine düsmüs. Özlem ve sevgi olmus…

izmir den kalkip ankara ya uçuverdik ardindan, kanat takip çukurambar daki balkona konuverdik. Bir pazar kahvaltisi rehaveti ile, sohbetin en koyusunda çekilmis zaman yapraklari çikiverdi karsima… Balkonun gece manzarasi geldi aklima; sonra bir bir konustuklarimiz; aglayip güldüklerimiz… geceleri isil isil olan ankara.. çakil ile birlikte seyre daldigimiz aksamlar geliverdi.

Çilli nin minderlerine uzandik sonra… sanki sihirli küreye bakiyordum… kürenin içindeki toz duman savrulunca yesil yesil minderler çikivermisti ansizin. tatlilar geldi gözümün önüne, üzerine içilen kahveler… en koyusundan sohbetler… okulun yaz aksami günes battiktan sonra usul usul serinleyen havasi.

Bir dolu resim gönderdi deniz bana o gece, sanki noel baba idi ve kirmizi bohçasina elini daldirip daldirip oyuncaklar çikartiyordu ve ben 7 yasindaki bir çocuk gibi sevinç kahkahalari atiyordum…

Sabaha dogru gelirken, ne gam kaldi bende ne hüzün elbette. Terapi ise yaramis, viyana nin bir günde 10 derece düsen havasina inat tropik bir iklim sarilmisti kollarima.

Pazar günü gizli gizli severken buldum resimleri… Sonrasinda plan yaptim kafamda hemen, nerede nasil demeden okuldaki müthis yazici geldi aklima.

Pazartesi sabahin köründe (7 de) çikiverdim evimden, buz gibi bir ayaz vardi ama sehrin yarisi yine ayakta idi. (yaz saati cidden bu adamlara göre, bize hiç mi hiç uygun degil) diye düsüne düsüne okula ativerdim kendimi… Daha kimse yoktur beklentimi çoktan birakmistim kenara; benim derdim ayri idi…

Hemencecik yolladim resimlerden birkaçini; usul usul süzülürken kagitlar, günün en önemli is planini tamamlamis oluverdim….

03112009118

ve artik basucumdasiniz.

Sessiz sedasiz Ben

Monday, October 26th, 2009

Derin bir sessizlik hali içerisindeyim. Yazmıyorum, çizmiyorum ama bol bol okuyorum ve fazlasıyla düşünüyorum.

Leo nun sayesinde Amerikanın Tolkien i sayılan Martin in “a song of ice and fire” kitap serisine dadandım. Şimdiye kadar çıkan 4 kitap (4bin sayfa) su gibi akıp geçiverdi.. daha 3 kitap daha var ve ne zaman çıkacakları henüz belli bile değil. Ama enfesti, klasik fantezi akımının tersine Martin iyi-kötü savaşının ötesinde gri tonları tercih eden bir yazar. Her karakterin hem iyi hem de kötü yanlarını gösterirken, kitabın sonuna kadar yaşayan kahraman modasının tamamen dışında bir seyir sunuyor. Hani film izlerken ekrandakilerden birini seçersiniz ya, işte seçtiğiniz bütün kişiler bir bir ölüveriyor kitaplar boyunca… şok terapisi, sinir bozucu, ama fazlasıyla etkileyici.

Okulda keyfimi kaçıran bir iki olay yaşadım, üstüne askerlik sorunumun hala ve hala çözülmediğini öğrendim… birde “biricik aşkım” Şevval im ciddi bir sağlık sorunu atlatıverdi; anlayacağınız bunaldım fazlasıyla. Sessizliğimin sebebi bunlar olup, affınızı diliyorum. Çok çok özlediğim halde bir sıcak ses duymak için telefonun tuşlarına bile dokunmadım, dokunmalıydım oysa.

Sorunlar çözülecek ve hayat elbette devam edecek… Tek şikayetim son birkaç seneyi hep bir sonraki yılın daha iyi geçmesini dilemekle geçirdiğimi fark etmem. Bir yerlerde yanlış düşünüyorum muhtemelen, sene sonuna kadar 2 ayım kaldı… bunun üzerinde bol bol kafa yoracağımdan eminim.

Türk-Yunan dostluğunda epey bir ilerleme kaydettim. Martin in karşılığında Battlestar Galactica hediye ettim, 4 sezonu sildi süpürdü bir anda. Lost bitince ikimiz birden ona başlayacağız :)

En son bombamız Kıbrıs Barış Harekatı hakkında çıkıverdi: malum bol bol politika tartışıyoruz.. bir akşam komşumuzun harekata “invasion” dediğini öğrenince bende bizim “operation for peace” diye andığımızı anlattım. En son “invasion for peace” te anlaştık… şaka şaka. bir keşif te fıkra kültürümüzden. Bizim Temel ile Dursun gibi, yunan fıkralarının ana kahramanları Yorgo ile Kostas nereli tahmin edin bakalım? Pontus – Trabzon.

Küçük alamanya olmasından dolayımıdır nedir, geldiğimden beri tonla bira içtim. Herhangi bir barda sırayla bütün bira çeşitlerini denemek isteseniz en az 20 çeşit çıkar muhtemelen. Yazın hani iyi idi ama kış gelince hiç de iç açıcı bir içki değil bu bira. bu soğukta içimi ısıtan bir şeyler arıyorum artık.. Dolapta uzo var ama, o da malum, meze lazım muhabbet lazım…

Hayat nasıl geçiyor derseniz, oldukça rutin; sabah erkenden okul, öğleden sonra geri dönüyorum. Alışveriş ve yemek işleri ile uğraşıyorum. Akşamları ise genelde Leo ile buluşuyoruz, ya bana geliyor yemek yapıyoruz, ya da ben ona gidiyorum fındık ve şarap keyfi yapıp film izliyoruz. Bir önceki pazar günü tuna kıyısında kısa bir tur yapıverdik. 2 kale 1 manastır ziyareti yaptık. İlkinde Napolyon sergisi vardı, manastır Umberto Eco ya ilham olan bir bina ve gerçekten etkleyici idi, ikinci kale ise ingiltere kralının uzunca bir süre rehin tutulduğu bir yer imiş. Cidden dağın tepesinde, tırmanarak çıkılacak bir kale idi… Pazartesi buluşmaları ilk seferden rötar yaptı, bu akşamki plan yunan ahalisinin yarınki sunumu nedeniyle yarına kaldı.

Son olarak, internet alışverişinde aştım kendimi, lens de aldım sonunda. Yazın kıyafet almıştım, bu yeni bir zirve oldu benim için açıkcası.

iyi bakın kendinize; öyle çok özledim ki öpüyorum desem yetmeyecek. Sarılıp bırakmayacağım görünce, Deniz in gelişini hasretle bekliyorum. Hem hoş bir Xmas planı da yapıyoruz ufaktan :) 

Venezia

Tuesday, September 29th, 2009

Persembe aksami balik izlerinin sesini sesini takip ederek, sirt çantam (ki içinde kitabim, termosta kahvem ve sandviçlerim bulunmakta idi) ile sehrin bati yakasindaki tren istasyonuna dogru yola çiktim. Metro da giderken, bu uzun yolculukta beni evimden taa uzaklara kadar raylarin tasiyacagini düsünmekte idim…

Tren biraz hayalkirikligi idi, salon istesemde kompartman bileti vermislerdi.. kompartman dar idi ve yolda oldukça uzun idi. Müthis tatli bir güney kore ailesi karsiladi beni kompartmanda, dogu kültürünün inceligiyle o sirada atistirmakta olduklari yiyeceklerinden ikram ediverdiler bana.. sohbetimiz elbette 2004 dünya kupasina kadar gidiverdi. Bir minik hediye bile çikartiverdiler çantalarindan.

Yolculugum 12 saat sürüverdi, bu sürenin nedense 8 saati avusturya da, kalani ise italya da geçiverdi :) avusturya içerisinde zigzag lar çizdigimizi düsünmekteyim hala.

Gecenin el yildiz hali, bizim kompartman içerisinde oraya buraya ayaklarimizi uzatarak uyurken (1 ben, 3 koreli, 1 de italya kiz) sabahin 5 inde italyanlarin bilet kontrolü için kompartmanin içine dalip isiklari yakivermesi idi… kendimize gelip biletleri çikartmamiz epey sürüverdi.

Pasaport mu? O ne ola? Avrupa da sinirlar kalkali çok olmus.

Sabah sabah lagün ün üzerindeki köprüden süzülerek eski sehrin tam sinirina kadar geliveriyor tren. Santa Lucia istasyonu kalabalik, sehir her daim kalabalik zaten… günün her saati valiz çekistiren insan görmek mümkün.

Istasyondan çikiverince Grand Canal karsiliyor insani, araba yok… tekne ise bol bol…

iste grand canal…

25092009042

kocaman bir S çizerek sehri adeta ikiye bölüyor. Üzerinde 3 tane köprü var… ortadaki köprünün adi Rialto, aslinda köprü de denilmez, sehrin eski alisveris marketi.. üzerinde dükkanlarin oldugu bir köprü hayal edin, iste tam da öyle. ve elbette herdaim çok kalabalik.

Venedik, sinirlarin ötesinde bir sehir, böyle bir yere sehir kurmak, onu bu sekilde kurmak.. nasil anlatsam ben bile bilemiyorum… En basta her bina tek, ve etrafindakilere hiç benzemiyor, sokaklar abirent gibi, kimi bir adamin zorla sigacagi kadar dar, kimisi genis meydanlara çikiyor.. bazilari çikmaz sokak, bazilari köprüde bitiyor, kimisi sizi bir kanal kenarina ativeriyor.

Kaybolmamak ise mümkün degil sehirde, aslinda alip basini kaybolmak lazim. Böyle yapinca asil turist kalabaligindan kurtulup arka sokaklarinda ve kanallarinda sanki bir masal ülkesindeymissiniz gibi dolasabiliyorsunuz.

Kanallar, ah nasil anlatsam… deli isi.. kabul edilesi hiç degil… ama öyle bir yasam tarzi seçmislerki kendilerine.. müthis.. düsünün polis lerin arabasi degil teknesi var, çöpler tekneler ile toplaniyor, hastanenin acil girisi bir iskele hatta (cidden hastane yi buldum da ondan biliyorum), her türlü malzeme, yiyecek tekneler ile tasiniyor.. kola arabasinin tekne oldugunu düsünün… binalarin hepsinde tam kanal seviyesinde kapilar var.. bazi binalarin kendilerine özel köprü girisleri var…

25092009070

Hala kendime gelemedim, çok çok etkilendim ben bu sehirden.. özellikle ayrilmadan önceki son zamanimi grand canal da bir vaporetto (su otobüsü) üzerinde geçirince, ve tam o sirada günes te batmak üzere oldugu için; itiraf edeyim hemen.. ilk defa tekne üzerinden bir sehri izlerken bogaziçi gibi keyif aldim. Benim için malum istanbul un yeri hep ayridir, o nun esi benzeri yoktur, hiçbir sehirle kiyaslamam… hala da kiyaslamiyorum. Venedik apayri, bu dünyaya ait bile deil belki. ama bir teknede giderken bana en çok haz veren 2. sehir oluverdiler.

Kötü taraflari da var elbette, ama hiçbiri sehirle alakali degil. Öncelikle çok turistik bir yer, hinca hinç insan dolu.. Mahser kalabaligi gibi, ben hatta fazla agirliktan sehrin battigini düsünüyorum. Ikincisi ise çok pahali olmasi, otellerden restoranlara, kafelerinden tuvaletlerine bütün fiyatlar oldukça yüksek.

25092009061

Burasi Rialto dan sonra sehrin e kalabalik yeri: Piazza San Marco. Resimdeki masalar Cafe Florian a ait, 1720 den beri açik olan bir cafe. Enfes espresso yapiyorlar, 6 oyro.. disarida harika müzikte çaliyorlar, o da adam basi 6 oyro. Servis müthis, garsonlar ise resimdeki beyaz ceketli olanlar.

Cuma sabahi adim attigim venedik ten cumartesi aksam üzeri ayrildim. Leo nun tika basa doldurdugu arabasina binip “autostrada” (italyanca otoban demekmis) ile kuzeye dogru yöneliverdik. Yolda dj lik yapip çok eglendim.

Italya-Avusturya sinirindan bahsetmeden edemeyecegim; elbette sinira gelmeden otoyol bitiverdi. Sonrasinda ise avusturya ya 500 m, 100 m ve hosgeldiniz tabelalari gördük sadece. Ne kapi ne de kontrol, karsi köye gider gibi ülke degistirdik :)

Geceyi sinirin diger tarafinda, avusturya alplerinde göl kenarindaki bir kasabada geçirdik. Hatta köy nufusuna sahipte denebilir, ama köy kasaba dedigime bakmayin siz. Jilet gibi asfalt yollar, düzenli kaldirimlar, bisiklet yollari ile viyana daki yol ve ulasim kalitesine sahip bir yer idi… Unutmadan bu dag köyünden bile tren geçtigini belirtmeliyim. Biz bosuna sarki söyleyip duralim “demir aglar ile ördük…” diye.

Sabah deli bir kahvalti yaptiktan sonra göl kenarina gidip bir minik tekne kiraladik, öyle küçük bir motoru vardi ki.. hani yüzerek ben bile geçebilirdim tekneyi. ama manzara çok huzurlu, yanimdakiler çok keyifli insanlar idi..

27092009114

Bu arada yunan sayisi 1 idi, 2 oldu. Leo, yaninda Chris i getirdi viyana ya. Herdaim gülümseyen tatli bir adam. Iki aydir görüsmeyince elbette anlatacak konu sikintimiz hiç yoktu.

Sonunda pazar aksami yeniden viyana ya ulasiverdik. Avusturya bozkirinin ormanlik ve yemyesil oldugu için çok sinir bozucu oldugunu ayrica belirtmeliyim. Tepelerde gördügümüz inekler milka reklamindan firlamis gibiydi.

Leo bana gelirken ne istersin diye sormustu, bende elbette “Uzo” demistim. Mantar kapakli sisede geliverdi, yakin zamanda biraz meze hazirlayip orta avrupada biraz “akdeniz” havasi estirmeye niyetleniyorum.

Ne kadar keyif alsamda, aklim hep sizlerin yaninda idi… Hepinizi çok çok öpüyorum, iyi bakin kendinize. Ben yaninizda olmasam bile bir araya gelmis oldugunuzu düsünmek dahi beni mutlu ediveriyor.

Hoscakal Patrick, Hosbulduk Venedik

Monday, September 21st, 2009

That was the summer of 1963 – when everybody called me Baby, and it didn’t occur to me to mind. That was before President Kennedy was shot, before the Beatles came, when I couldn’t wait to join the Peace Corps, and I thought I’d never find a guy as great as my dad. That was the summer we went to Kellerman’s.

Yukaridaki satirlar “Dirty Dancing”in açilis cümleleri… 80 lerin sonunda çekilmis bu dönem filmi neden bu kadar ünlü olmustu diye düsünmeden edememistim. Belki de 80 ler bitiyordu ve 90 larin “yikilmadim ayaktayim” sarkilarinin ayak sesleri geliyordu. Belkide 60 larin basini, umut ve ask çocuklarinin ilk gençliklerini anlattigi için, kayip bir kusagin anisina sevilmisti bu kadar çok.

Ya da dansin nasil masumiyetini kaybettigini anlatmasindandir.. kimbilir.

Ben filmi izlemeden çok zaman önce, hazirlik sinifinda okurken yillar önce sarkisi ile tanisiverdim, ve tek kelimeyle kalbimden vuruldum. Hayir, o meshur dans sahnesinin oldugu “time of my life” tan bahsetmiyorum, filmin sonunda çalan “be my baby” den bahsediyorum. (Video)

Yillar geçti ve ben bu sarkiyi hala ayni keyifle dinliyorum, iste ölmeyen o sarkilardan biri daha.

Patrick Swayze’in ölüm haberini duyunca aklima (neden bilmiyorum) “Ghost” degilde ilk önce “Dirty Dancing” geliverdi; biraz tebessüm yayildi yüzüme ve arsivden yukaridaki sarkiyi bulup dinledim.. üst üste hemde. Yakin zamanda filmi yeniden izleyip O’nu saygi ile anmayi düsünüyorum; Hoscakal Patrick, umarim gittigin yerde huzurlusundur.

Sarkilardan bahsetmisken; son 1–2 haftadir türkü dinliyorum :) Ben bile kendime inamasam da, viyana sokalarinda dolasirken kulaklarimda enfes ezgiler tinliyor. Anadolu nun sesleri/öyküleri arasinda bu yari gotik sehirde dolsiyorum, hem hüzünlü bir tezat hem de müthis bir zevk oluverdi bana.

Tren biletimide aliverdim geçtigimiz haftasonu ve heyecan basiverdi beni bir anda. Kisa süreligine olsa bile avrupa da trenle yolculuk yapmak (Buket Uzuner in izinden gitmek), 6 aydan sonra viyana dan uzaklasmak, adriyatik olsa bile biraz akdeniz kokusu alabilmek düsünceleri sariverdi beni…

Persembe aksami westbahnhof tan biniyorum; 12 saatlik bir yolculuktan sonra sabah 8.30 da Venedik te lagünün tam ortasindaki Santa Lucia istasyonunda bulacagim kendimi (insallah). Asagidaki haritada yesil ok ile gösteriverdim.

Venice-santa-lucia

Yolculuk için kitabimda hazir “Istanbul: Imperial City” yi okuyacagim… Termosumda kahvem, yiyeceklerim ve bisküvilerimle birlikte güneye yelken açiyor olacagim. Musa tatil moduna geçti anlayacaginiz.

Leo ile cuma öglen üzeri bulusacagiz, çok “epik” bir karsilasma planladik; yolculuk arkadasi Chris’e minik bir saka da olacak ayni zamanda. bulusma noktamiz da belli; Plaza San Marco meydanindaki Cafe Florian. (yine yesil ok)

Piazzo-san-marco

Gerçi ben bu cuma aksami akdeniz in diger ucunda, güzel izmir de körfezi izliyor olmayi binlerce kez tercih ederdim ya :(

Çok özledim hepinizi, iyi bakiniz, mutlu kaliniz.

Evimi özledim

Monday, September 14th, 2009

Bir sohbet programi olsaydi bu basligin altina “sürekli aglayan” bir emoticon yerlestirirdim muhtemelen. Malesef blogumuzda bu tür rekli ikonlara daha önce hiç yer vermedik degil mi? Bundan sonrasini bilmiyorum, isteyen olursa bir eklenti bakiveririm…

Hani eski türk filmlerinde gurbetten ülkeye dönünce topragi öperlerdi ya; bende havalaninda pasaportta bekleyen polis amca yi öpebilirim. Tabiki o daha hizli davranip beni karakola kadar götürmeye kalkmaz ise…

En çok sarilmayi özledim biliyor musunuz? Bati nin “kucaklasma konusundaki tabulari” ndan dolayi kaç zaman oldu bir hasretle birine sarilmayali. Durun, aslinda sevgili Goran vardi; insan canlisi adam oldugu için onunla günde 2–3 defa kucaklasiyorduk. Malesef agustos sonu itibariyle viyana da ben ve turistler, birde sicak bir hava kaliverdigi için kimsecikler ile sarilamadim doya doya.

Benim Türkiye planlari yüksek ihtimalle yatmis durumda: askerlik mevzunda bir gelisme olmadigi gibi beni canim Istanbul a tasiyacak olan skyeurope ta iflas ettigi için iyice ortada kalmis durumdayim. Iflas etmese gelebilir miydim, pek sanmiyorum ya.

Türkçe sarkilar dinliyorum bol bol, türkü bile sever oldum inanir misiniz? Söz Denizcigim o info kismini tamamen yenileyecegim. Yerli dizilerimizi ise artik gözyaslari içerisinde izliyorum. Bogaziçi ni ekranda görünce yüregim eskiden beri kanat çirpmaya baslardi; ama Ankara da çekilen bir dizi buldum ve atakule den manzarayi görünce bile “ah ah” diyorum.

Sikayet etmiyorum halimden; etsem kiyafetlerimden ederdim herhalde.. Koca yazi 5–6 tshirt ile geçirdim ya. dönünce o tshirt leri 3–5 sene giymem herhalde. Merak etmeyiniz beni, keyfim ve sagligim yerinde.. okulda isler yolunda. Leo da geliyor yakinda.

Benim aklim sizlerde daha çok; dügünü kaçiracagim için çok üzülüyorum. Orada olmayi öyle çok isterdim ki. Kizlar video ya çekilecek mi; eger öyleyse bana sonrasinda bir cd yapip yollar misiniz? Oturup izlerim… En kötü ihtimalle deniz cigim N95 ile bana sipsak resimcikler ve de videolar çeker degil mi? Olmadi kimde 3G li hat var bakiiim? 

Ertesi gün arayip rapor da almak isterim; detayli da isterim… olur mu?

Leo haftaya dönüyor, arabayla gidince yine ayni araçla dönüyor. ama bu sefer plani feribotla italya ya geçmek, oradan araba yolundan devam edivermek. Bende heves etmistim aslinda, skyeurope a bir bilet daha kaptiriyordum ve atina ya uçup 1–2 gün kalip onunla döncektim… ama o planda yatti anladiginiz üzere.

Akdeniz i görmeden geçen yaz yaz degildir felsefeme dayanarak olabildigince yaklasmaya karar verdim ve trene atlayip Leo ya Italya da katilmaya karar verdim. O da epey memnun oldu bu durumdan. Bilin bakalim nerede bulusuyoruz, hemen ipucu vereyim;

Vence

Çikartanlar ellerini kaldirsin bakiiim !!

Bugün planlari kesinlestirecegiz gibi, ben trenle kaçacagim güneye. Bir gece Venedik te bir hostel de kalacagiz. Sonrasinda tekrar geri kürkçü dükkanimiza dönecegiz.

Hepinizi ayri ayri, ama çok çok özledigimi bir kez daha dile getirir.. hasretle kucaklar, öpücükler yollarim.

In the harbours

Wednesday, August 5th, 2009

Hangileriniz izledi bilmiyorum ama Türk-Yunan ortak yapımı enfes bir film olan “Bir Tutam Baharat” ın müziklerini dinliyorum kaç zamandır. Bana İpek tavsiye etmiş olmalı ama tam olaak ne zamandı hatırlamıyorum. Filmden çok ama çok keyif aldığımı ve yer yer anlattığım “gastronomi nin içinde astronomi saklıdır” hikayesinin kaynağı olan film olmaktadır.

Filmin Yunanistan’da çok meşhur olduğunu Leo dan öğrendiğim bir konuşmada bana müziklerinin enfes olduğunu söyleyince, aradım taradım ve buldum. Kendisine bir türlü iletemedim bu albümü ama ilk fırsatta bunu da gerçekleştireceğim.

Elbette dinlerken dalıp uzaklara gittiğim müthiş bir şarkı var: Sta Limania, albümün 9 numaralı şarkısı…

Biraz google amcanın yardımı ile şarkının hem dailymotion video sunu hemde ingilizce ye çevrilmiş şarkı sözlerini buluverdim… Aşağıda ilginize sunmak istiyorum.

Kusura bakmayın, keyifsiz başladım haftaya.. o yüzden yazı bu kadar gecikti. Müzik terapisi yapıyorum kendime. Mutlu kalın.


Politiki Kouzina – Sta limania anapsane foties

Tell me what are you asking for
In the stations which you loved
Whatever they say to you
The compasses show always the north

If you don’t be betrayed
For the traces you left
You won’t be released
If you return to the haunts of the wound

The smokes from the train’s lines
They show you “yesterday”, wanting it or not
In the harbours the gusts of lighthouses
They light fires, ah don’t cry

If you get lost again
In the neighbourhood of heart
Somewhere close
A drunk shadow is waiting

Sweet balsam
I’ll be beside you
Map which is thirsty
to drink the ink of your route  

Gigapedia ve Ingilizce nin yetersizligi

Tuesday, July 28th, 2009

Pazartrsi yazilarima kaldigim yerden devam ediyorum; zaman olarak sali gününe girmis bulunuyoruz. Evet ama hala uyumadigima göre ben bugünü hala pazartesi olarak kabul ediyorum.

Öncelikel bajsetmek istedigim konu gigapedia.com. Bir internet sitesi, wikipedia ile google in birlesmis hali gibi dursada, tam da öyle degil… uzun zamandir arayipta bulamadigim bir cennet aslinda. Hemen sayfaya gidip üye olmanizi tavsiye ediyorum, üye olduktan sonra “search” kismi çalismaya basliyor ve isin asil eglenceli kismida burada aslinda… Gigapedia korsan kitap sitesi aslinda. Evet, kesinlikle kitaplarin korsan olarak tüketilmesine karsiyim. Ama burada her çesit kitap var ve ben son dönemde muhtesem sesli kitaplar buluyorum. Özellikle dil ögrenmek için ya da avusturya ya geldigimden beri geri oldugumu düsündügüm telafuzum için…

Hepinize siddetle tavsiye ederim: gerçek bir cennet burasi!

Deniz den sonra bende e-kitap olayina fazlasiyla sarmis durumdayim. Türkçe kitaptan ümidimi kestim zaten de, Ingilizce kitaplarin da çok bulunmadigi -olanlarin kanimca pahali oldugu– bir ülkede yasadigim için, bir nevi kitap açligi çekiyorum burada. O yüzden arada, ekranda bile olsa, sayfalari çevirmek mutlu ediyor beni. Bu noktada Mobi yi tavsiye ediyorum, hatta pdf ten e-kitap formatina dönüstüren çeviri programida mevcut.  

Aksamimizin diger konusu birlesik kralligin dili üzerine: yillar boyu dünyayi fethederken her dilden kelime alan ingilizce de ne eksik, bilin bakalim?

Girlfriend ve Boyfriend eksik elbette! Ama sevgili anlami tasimayanlari, yani bir kizin erkek olan arkadasa sahip olmasi, ya da tam tersi ve diger olasiliklari. Benim ingilizcede en çok zorlandigim kisim he/she/it mevzu. Malum bizim dilimizde cinsiyet ayrima yok ve sadece “o” var. Bundan dolayi her/his ler birbirine giriyor sürekli ben agzimi her açtigimda.

Hatta bunu anlatirken hayatimin gafini yaptim: “There is no s3x in Turkey” gibi bir cümle kurdum (aradaki 3 ü google için koyuverdim, aklinizda olsun, bu anahtar kelime ile sayfamiza gelenler hüsran yasamasin sonra). Kurmam gereken cümle “there are no s3xes in Turkish” olacakti elbet ama iste epey bir süre muhabbeti döndü ve sanirsam devam da edecek 

Neyse, ingilizceye geri dönelim. Böyle bir dilde nasil arkadas kelimesinin karsilig olmaz, evet var “ friend” yani.. ama illaki he/she kullanmaniz gerekiyor bir sekilde: basina girl/boy eklediniz mi ise tamamen yanlis anlasiliyorsunuz. Hem de çoook yanlis!

Bu konuya nereden geldim hiç bilmiyorum, belkide izledigim “I love you, man” filminin etkisi olabilir.

Ilum

How I met your mother in Marshall i Jason Segel ve en az onun kadar basarili bir oyuncu olan Paul Rudd un basrolde oldugu bir erkek-romantik-komedisi. Amerikan sinemasinin klasik rom-kom larinin alisildik çizgisinin disinda iki erkegin arkadaslik hikayesini komik bir dille anlatan hos bir seyirlik. Ama seyirlik, bir sefer yeter bence. Evet oldukça eglendim filmi izlerken ama iste “eksik kalan birseyler var hep”… nedense amerikan sinemasinda bol bol hissettigim, avrupa sinemasinda ise bol bol karsilastigim o “insana dair” kismindan bahsediyorum.

Ister istemez filmden sonra kendi (erkek olan ve yakin olan) arkadas listemi gözden geçirdim. Daha dogrusu “dost” demeliyim çünkü benim asil tercihim hep bu yönde oldu. Iyi zaman geçirilecek arkadastan çok güvenebilecegim dostlari tercih ettim her zaman. Bu anlamda sanslida oldugumu düsünüyorum, çünkü ben her zaman tek olsun ama saglam olsun derken birden fazla oluverdi. Kafamda söyle bir resimleri gözden geçirdigimde güzel anilari canlandirdim hafizamda, eglendiim fazlasiyla.

Sonra degistigimi de anladim, yani beklentilerim düsüncelerim degismis. Dost olarak tanimladigim insanlar ile yillar içerisinde neler paylastigimi gözden geçirdimde… Ben oldum olasi hep iyi bir dinleyici ama kötü bir anlatici olmusumdur. Benimde konusmaya, paylasmaya ve anlatmaya basladiklarim ise dostlarim olmus. Simdi farkettim cidden

Eger dinlemek bir sanat ise, ben bir sanatçiyim. Çok iddiali oldum degil mi? Mükemmel degilim elbette ama karsimdakinin halinden anlarim en azindan. Bazilari gerçekten fikir almaya gelir, bazilari sirf anlatip konusmaya ve paylasamaya, bazilari ise sirf onay almaya… En zoru bu son sinifta olanlar. Çünkü belkide katilmayacaginiz bir konuda “evet haklisin” demenizi beklerler. Dogru mu, belki degil… ama karsimdaki sevdigim birisi ise ve “o an, ama sadece o an” duymak istedigi tek birsey var ise desteklerim. Belki tam olarak onunla ayni fikirde oldugumu söylemem ama en azindan “sinirler yatisincaya kadar” yaninda dururum.

Ben düstüm mü bu son anlattigim sinifa? Evet, iki farkli konuda dört farkli kisi ile. Karsimdaki(ler)in taa gözlerinin içine bakip gemileri yakmasini ve bana destek olmasini bekledim… sadece bekledim. Sonrasindaki hayal kirikligini ve yalnizlik hissini tarif bile edemem. Belkide böyle düsünmemin ve hareket etmemin sebebi de bu hissettiklerimdir.

Kendi kendimi tebrik ediyorum, gigapedia dan bu noktaya ulastigim için. Kafa sisirdiysem affola. Herkese tatli rüyalar simdiden.