Archive for the ‘Gece notlari’ Category

2012+1

Friday, December 28th, 2012

Mayalar haklı çıktı bana kalırsa, takvimler 2012 de bitti ve bundan sonraki yıllar 2012+1, +2… diyerek devam etmeli… böylesine hızlı ve dopdulu geçen bir yıl hatırlanmalı aslında.

Nasıl girmiştim ben 2012 ye? Eskinin yükleri ve yeninin beklentileriyle.. bir başıma.. herşeyden uzakta… yepyeni bir ülkede, bir bambaşka işte…

Daha Mekke’ye geleli 1 ay bile olmamıştı ve ben neler bekliyordum 2012 den, oysa o bana neler getirdi. Hayat gerçekten sürprizlerle doluymuş.. en beklemediklerini, en olmaz dediklerini, en olmayacak zamanda karşına çıkartıyormuş. Birileri yukarıda oturmuş bana gülüyor olmalı şimdilerde.

Kolay mıydı? Aksine belkide hayatımın en zor yıllarından biriydi; düşe kalka ilerlediğim, zorlandığım, defalarca vazgeçip yeniden başladığım, çekip gitmeyi düşlediğim ama yinede inat edip kaldığım bir sene oldu 2012.

Kaçmış mıydım? Evet, hem de nereye doğru koştuğumu bile bilmeden kaçmıştım, yepyeni yüzler arasına sığınmış, kendime yeni bir ev bulmuş ve temiz bir sayfa açmıştım. Eski dünyamın önyargılarından ve etiketlerinden uzakta, yeniden varolmak , yeniden kendimi kabul ettirmek zorunda kalmıştım.

Ne beklemiştim? Aslında hiçbirşey beklemiyordum, sadece denemek ve görmek istiyordum. İleride birgün geriye dönüp kendi kendime “neden başka yönlere kürek çekmeyi hiç denemedin? dememek için çıkmıştım yola; beni nerelere sürükleyeceğini, kimler ile tanıştıracağını bilmiyordum.

Ne bulmuştum? Anlatması en zor olan bu olmalı, neler bulmadım ki? Önce kendimi buldum, çok önceleri kaybetmiştim kendimi aslında.. arap çölünün ortasında ortaya çıkıverdi ansızın. Sonra eksik olanı; diğer yarımı, buluverdim..

Muhteşem insanlarla tanıştım; kimi deli, kimi hınzır, bazısı sakin, bazısı susmak bilmeyen.. ama özünde güzel insanlarla tanıştım, yeni dostlar edindim. Sabahtan akşama deliler gibi çalışmayı denedim, çok yoruldum ama yine devam ettim, bu çılgın tempoda durup gülümseyebilmeyi, şaka yapıp gülebilmeyi, en yanlıştan doğruları ayıklayabilmeyi öğrendim.

En önemlisi hayata daha önce hiç görmediğim, bilmediğim bir pencereden bakabilmeyi öğrendim.  Yeniden başlayabileceğimi, yeniden tutkuyla sevebileceğimi ve yeniden öğrenebileceğimi… öğrendim.

Bu sene rotamı değiştirebileceğimi gördüm, aslında yaz ortasında çoktan dümeni başka limanlara doğru kırdığımı farkettim. Son on senedir peşimde sürüklediğim bavullarımdan kurtulmuştum, yeniden özgür hissettim. Hemde dünyann en kısıtlı ve kuralcı ülkesinde. İronik değil mi?

Dünyanın en tatlı ablalarına, ve en güzel kızkardeşlerine sahibim belki ama herdaim bir abim olsun istemiştim; 2012 bana onu getirdi. İlk tanıştığımızda yuvarlak bir masada yan yana oturmamızdan pek memnun olmamıştı belki ama zamanla en sevdiklerim arasına yerleşiverdi.

Amin Maalouf ‘un doğduğu toprakları gördüm bu sene.. akdeniz in en doğu ucundaki güzellikleri keşfettim. Şehir romantiği ruhum gönlünü kaptırdı bir kente daha; deniz kokusunu içine çekti, yağmurunda ıslandı, caddelerinde dolaştı, gecelerinde eğlendi, kafelerinde soluklandı… aşık oldu.

Zaitunay Bay

2012 giderken bana dünyanın en güzel ayrılık hediyesini verdi; kalbim bir başka atıyor bu günlerde. Bir başka hayaller kuruyorum; aslında onca seneden sonra ilk defa yeni bir yıla girerken gelen yıla dair düşler kuruyorum.

Her yazının sonu aynı oluyor ama ben sizleri çok özledim. Bir soluklansanız aslında ve sizlerde yazsanız neler yaptığınızı… öyle güzel olur ki.

Biraz daha yenilik

Tuesday, June 2nd, 2009

Yeni wordpress arayüzüne siz alışmaya çalışırken; ben biraz daha yenilik ekledim.

Öncelikle genel sorunlardan biri olan video ekleme isteğine basit bir çözüm buldum. Benim de bu yazıyı kaleme aldığım “add new post” penceresinde, sarı bir daire içerisinde kalın bir A harfi göreceksiniz artık. Yazınıza eklemek istediğiniz Youtube ya da benzeri video nun adresini önce kopyalayıp, sonra bu A harfini tıklayınca açılan pencere içerisine yapıştırdığınız zaman… videonuz yazınızın içine eklenmiş olacak.

İkinci yenilik, henüz nasıl çalıştığını benim de çözemediğim bir “haberdar et beni” eklentisi. Bundan sonra bu sayfaya yazılan yazılardan ve yorumlardan eposta kutumuza düşen mektuplar ile hemen haberdar olacağız. Normalde herkes kendi yazısına ait yorumları email ile alıyordu, bir nevi eposta kirliliği oluşabilir.. şimdiden affola. Emin olun ona da bir çare buluruz.

Takipteyim

Monday, June 1st, 2009

Blogumuzun manevi babası olarak onu koruyup üstüne takip ediyorum. Son aylardaki yerlerde sürünen ziyaretçi sayımız, beni çok mutlu ederek geçtiğimiz haftalarda ciddi artış göstermiştir.

Evet bu ziyaretçileri parmakla gösterebilirim, biliyorum.. ama olsun.. aşağıdaki resime bakarsanız ne kadar ilerleme kaydettiğimizi anlarsınız.

Son olarak, wordpress sürümünü güncelledim.. giriş yaptığınızda farklı bir arayüz ile karşılaştığınızda aman şaşırmayın.

Bu sürümde güzel olan, giriş sayfasında hemen yazı yazabileceğiniz bir minik kutucuk bulunmakta.

Unutmadan söyleyim, 5 mayıs tarihli yazıma kimsenin cevap vermemesinin sosyolojik sebeplerini araştırıyorum.

Ahh bu sahnelerin gözü kör olsun!!!

Thursday, May 21st, 2009

Efendim aradan çook ama çook uzun zaman geçmiş anca blogumuza gereken ilgiyi gösterebiliyorum. Paskalya tatilini başından sonundan uzatıp biii güzel Türkiye’nin en güzel üç köşesinde çoook eğlenceli zamanlar geçirince geri Londra’ya dönüş ne kadar zor oldu tahmin edersiniz… Hele ki burada da tez danışmanımla bir türlü buluşamama, evde sürekli kara kara bulutlarla gezen birisinin olması ve zar zor aşıldığını düşündüğüm gene yalnız kaldım sendromunun tekrar hortlamasıyla inanılmaz konsantrasyon eksikliği, mutsuzluk hissiyatı ve bol melodram yaşadım. Tabii bu süre zarfında ders çalışılmıyorsa ne yapılır??? Bol bol kitap okunur, dizi, film seyredilir… Ne zamandır baştan sona seyretmek istediğim dizilerin başında “Köprü” dizisi yer alıyordu. Ayşe Kulin’in eserinden esinlenerek yapılmış “Köprü” dizisi… Neyse size diziyi anlatmayacağım merak etmeyin. Haa beğenip beğenmediğimi sorarsanız, beğendim derim. Dizinin bi özelliği Eskişehir’de çekilmiş olması… Diziyi seyrederken birçok oyuncunun performansını beğendim. Kimi ses tonuyla, kimi mimikleriyle, kimi de sırf duruşuyla takdirimi topladı. Tabii tanımadığım oyuncular olunca da araştırma isteğim kabardı, kim bunlar diye…

Vallahi ne yalan söyleyeyim yaptığım araştırma sonucunda Eskişehir’de olmayı çok istedim bir anda… Beğendiğim oyuncuların kimi “Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları”na mensup, kimi de Anadolu Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren “Tiyatro Anadolu”ya mensup… Iki kere kapısını çaldığım Eskişehir’e, tiyatroyu bu kadar desteklediği için ayrıca aşık oldum. Hepsi genc, heyecanlı bir sürü oyuncu… hem de Anadolu’da… Çok gurur duydum inanamazsınız.

Ehh bu kadar tiyatro konuşup da… Müzikal ve tiyatro cenneti Londra’yı hor görmek ayıp olur di mi?

Kenneth Branagh’ın Çehov’un Ivanov’una; Derek Jacobi’nin Shakespeare’in 12. Gecesindeki Malvolio’sine; Judi Dench’in Madame de Sade’ye ve Jude Law’ın Shakespeare’in Hamlet’ine hayat verdiği bir şehir Londra!!! Hmm tabii şimdi ağzınızın suyu akmaya başlamıştır ama… Bu vakit itibariyle bilet bulmanız neredeyse imkansız bu oyunlara… Üstelik bulacağınız biletler de ateş pahasınadır… Şöyle anlatayım pek değerli Zuhal Olcay Hamlet’e biletini bir sene öncesinden almış! O kadar yani… Ben gene de yılmadım baktım bilet fiyatlarına ama salonun en kıytırık yerine istedikleri fiyat dudaklarımı uçuklattı…

Hoş bilet fiyatını anneme söylediğimde süper bir yorum geldi.

“Denizcim sen şimdi git Hamlet’in güzel bi kitabını al… Okurken de Jude Law’ı düşün!!!”

Evet… evet… annemin taktiğini uygulamak, şimdiki öğrenci bütçemle en sağlıklısı gözüküyor :)))

Her gün birimiz

Tuesday, May 5th, 2009

Blog umuz öksüz kaldı fazlasıyla..

Her ne kadar bende kendi blogumu sık sık öksüz bıraksamda bu çoçuğumuzu çok seviyorum ve böyle boynu bükük kalmasına gönlüm razı gelmiyor bir türlü.

O yüzden bir önerim var sizlere; bir başka blog dan esinlendim bu fikri bu arada.

Haftada 7 gün var ve biz (şimdilik) 5 kişiyiz; o yüzden diyorumki haftanın yedi gününden en sevdiğinizi seçin…

Sonra da o gün sizin olsun, bir şartla elbette.. her hafta o gün bu sayfaya iki satır bile olsa birşeyler yazın…

Çok sıkı bir düzen olsun istemem elbette; o yüzden herkesin ayda 1 bilemedin 2 sefer “özür” hakkı da olsun.

Ne dersiniz?

Yalniz

Sunday, December 28th, 2008

Bazen cok yalniz hissediyorum kendimi. Oole kalabaliklar arasindaki yalnizliklar falan gibi degil, harbi yalniz, kelimenin tam anlamiyla yalniz. Sanki hicbir sey yok gibi. Camdan disari baktigimda gorebilecegim bir isik yok. Sokakta yuruyen insanlar yok. Calan telefonlar yok. Sabah telasi, aksam yetismesi, kosusturmaca..hicbiri yok. Disarda akip giden bir dunya yok, varsa da benim haberim yok. Sanki terkedilmis gibiyim, ben ve icinde yasadigim sehir, ulke, her neresi ise. Bi zamanlar eve girmeye zaman bulamayan ben senelerdir evden cikmadan, disarda havanin sogudugundan, isindigindan, mevsimlerin gecip gittiginden habersiz gunler, haftalar geciriyorum. Baska hayatlari izliyorum, baska hayatlarin varligina sasiriyorum. Ozluyorum, bu ulkenin ya da sehrin ya da kendi kendimin beni bu kadar yalnizlastirmadigi zamanlari ozluyorum. O yuzden gitmek istiyorum. Bir yanim burda kalmami soylerken, ben gitmek istiyorum. Burda kalmami soyleyen yanimin da hangi akla hizmet bunu soyledigini bilmiyorum.

Yine gece gece kasvet sardi her tarafi. Ozledim ondandir. Bugun en cok kardesimi ozledim. Bakalim ’yarin’ a kim yerlesecek?

not: Merak edilecek bi durum yok. Oole gelip gecen anlardan biri. Simdi bi de kizlarimi ozledigimi hatirladim. Hatta bunun icin bugun bi care bile bakmaya basladim:)

not-resim: internette dolanirken gordugum ve bilgisayarimin hafizasinda yereden bir resimdi, bilmiyorum kimin o yuzden kaynak gosteremiyorum, ben pek seviyorum, cizenin eline saglik, bilen varsa bizi de haberdar etsin..

Nasilsin?

Wednesday, December 10th, 2008

Austin’e ilk geldigim gunlerde herkesin “nasilsin?” diye sorup hic kimsenin cevabi beklemedigini ve de umursamadigini farkettigim zaman uzulmustum gercekten, o gun “yok ben burda yillanamam” demistim kendi kendime. Dort yil oldu nerdeyse!

Peki o zaman niye soruyorlar ki, hic anlamiyorum, artik anlamaya da calismiyorum. Zamanla alisiyor insan, bende de oole oldu. Nasilsin sorusuna verdigim cevaplar her defasinda degisti, hatta suruye ayak uydurup cevap vermedigim zamanlar artti.

Bi kac gun once icten ice her zaman sesini duymayi istedigim/bekledigim, benim icin cok degerli olan (ki kabul ediyorum bu degeri ben kendi kendime yaratip, buyutup, yeniliyorum; bu da benim huyum iste!!) ama beni aslinda hic onemsemedigini dusundugum (ya da bildigim) ve canimi cok yakmis olan birinden geldi bu sefer soru:” Nasilsin?” Hic beklenmedik bir anda, aslinda cok gec bir zamanda geldi. Cok gec bir zamanda!

Ne cevap verecegimi bilemedigim icin hala orada duruyor. Bilmiyorum. Sorunun altinda yatanin ne oldugunu bilmiyorum. Altinda bir sey yatmiyorsa, ve gercekten anlamini tasiyorsa bu kadar zaman nerdeydi bilmiyorum. Cevap veremiyorum. Gunlerdir orda aklimi kurcalayip duruyor. Hadi diyorum tamam bosver gitsin, yokolsun. Ama oole de olmuyor. Surekli aklimda cevap veremedigim “Nasilsin?” sorusu..

Gayet basit, siradan bir soru, ama beni yiyip bitiriyor.

Binbir cesit cevap olabilir, duruma gore sorunun cevabi degisebilir. Bilmiyorum iste.

Nasilim ki ben????????????????

Neyse sizin sorularla bogusmadiginiz bir bayraminiz olsun, cok guzel olsun.

Leziz sohbetler, leziz yemekler..

Monday, December 8th, 2008

Gece saat 1:30 civari, ben hala calismaya baslayacagim:) Ama iste bu blog isleri beni benden aldi, bir de bu aksam yedigim leziz yemekler ve sohbet.

Efenim, simdi soole oluyor, bu aksam cok sevgili bir arkadasimizin (bir onceki yazida belirttigim uzere) dogumgununu kutlamaya ev ziyaretine gittik. Bu arada belirtmeden gecemeyecegim ben bu ev ziyaretlerini pek seviyorum. Hele de sevdigim insanlar etrafta olunca pek guzel oluyor. Zaten her daim sevmisimdir ev muhabbetini. Bizimkileri seviyorum o ayri da; annemin x,y,z.. gunlerinde oturup hanimlarin konusmalarini dinlemeyi, arada sohbete katilmayi, yemeyi, icmeyi de hep sevmisimdir (ehh ilk goz agrilari ne de olsa!!). Bi sevmedigim giyinme fasli, neyse bizimkilerde suslenmeye pek gerek yok, ama annemlerinki de pek bir hos oluyor, hakkini yememek gerek:) Hanimlar pek sik, pek guzel oluyorlar, insan bak bak doyamiyor. Ozledim mi ne!! (Lafi gelmisken, kizlar: buyuyup soole yakin mekanlarda yasamaya baslayinca biz de “gun” yapalim, artik ne gunu yapariz bilemem, mesela gecmise mazi “Angel” gunu yapabiliriz:))

Neyse devam edeyim..Ev ziyaretini yaptigimiz arkadaslarimiz yillardir Austin’de yasiyan bir kari-koca. Kocaman, cok guzel bir evleri, dort kedileri bir de kopekleri var. Hani sohbet muhabbet cok super de bir de yemek kismi var ki oole boole degil yani. Evimizin hanimi anneminkilerden sonra -benim icin- yedigim en lezzetli yemekleri yapiyor. Benim gibi gayet huysuz bir insan o evde her seyi yiyor. Siz burdan anlayin!! Tabi evden uzakta oldugum icin surekli bir ozlemden dolayi Turk isi her seyi sevdigimi dusunebilirsiniz ama yok degil walla hakikaten acayip lezzetliydi her yedigim sey, patlamak uzere oldugum halde mutluluktan kendimden gecmistim, iste uzerine bir de gecirilen zamanin lezzetini katinca pek mesut dondum evime.

Ustune bir de hocamdan mail gelmemis. Koca gece bana kalmis. Yaayim, cizeyim, okuyayim, ogreneyim, dusuneyim, hatta arada hayal bile kurabilirim!! Az mi ?

Boole zamanlarda daha cok farkediyorum iste, hayati en cok yasanir kilan sey sevdigin insanlarla sevdigin zamanlar gecirmek, paylasmak, paylasilani hatirlayip yeniden mutlu olmak, yeniden umut etmek daha cok paylasabilmek.

not: Karides guveci seviyoruz baska ama siz olmadiktan sonra neyleyeyim ben??

not2: O kadar konustum, iki resim koyayim bari, yanliz bu resimler iki hafta oncesindeki sukran gunu ziyafetimiz dolayisiyla yine ayni guzel hanimin elinden cikan baska lezzetler, bugunki resimler daha piyasada degillerse de asagidakiler de guzel bir emsal teskil edecektir.

Mutlu muyum ne?   :)))

“Reign Over Me” uzerinden mirildanmalar…

Thursday, December 4th, 2008

Film delisiyim ben galiba. Gerci durumum “hikaye tutkunlugu”ndan kaynakli oldukca. Filmleri (ya da ve tabi ki) oyunlari hipnotize olmus gibi seyretmem (her ne kadar bazi kurbaalarca durumum dalga konusu yapilsa da!!) ya da kitaplari kaybolarak okumam hep bundan sanirim. Seviyorum o ayri, ama asil neden “deli” olmam, hikaye delisi. Her mekanin, her zamanin, her insanin farkli bir hikayesi var, ve ben o hikayelerin detaylari icinde kaybolmaya bayiliyorum. Probabilistik modellerle kafayi yemek uzere oldugum su son zamanlarda daha da kabartiyorlar istahimi. Olasiliksiz butun olasiliklarin icine gireyim istiyorum, hepsinin icinde ordan oraya kosturayim, kaybolayim, sonra yeniden yolumu bulayim, sonra girdigim kapidan cikip (baskasi da olur) baska bir kapidan baska bir hikayenin icine duseyim. Bu arada benim icinde olduklarim arada gume gidebiliyor tabi, ya da degisik sekillerde etkilesimler olabiliyor. Oyle ki bir gun cok sevdigim biri “sen bu hayatta degil o filmlerdeki/kitaplardaki hayatlarda yasiyorsun” demisti. Onceleri kabul etmemistim. Hatta gayet iradeli bir sekilde saatlerce suren bir tartismaya donusturdum durumu (hemi de Ingilizce:P). Ama sonucta hakli oldugunun ben de farkindaydim sanirim. Hala bir yargiya varamadigim bunun iyi mi kotu mu oldugu, sanirim her ikisi de oldugu icin.

Nerden girdim nereye ciktim. Aslinda amacim “Reign Over Me” den bahsetmekti. Adam Sandler in (bence) super bir is cikardigi, Liv Tyler in (kendisine hastayim o ayri!!) nedir kardesim senin bu durumun dedirttigi yamulup seyrettigim filmlerden biri. Film bittikten sonra -bazilarinin tahmin edebilecegi uzere- bir sure antenlerimi dunyaya kapattim. Maalesef kapisinda bekleyip cikista hayranlikla oyuncularina bakabilecegim bir kulis kapisi da olmadigi icin oturdugum yerde mihlandim. Sonra da eve donup tavana bakmaya basladim.

Insani ayni anda hem acayip mutlu hem de acayip mutsuz eden kac eylem daha var “birini sevmenin/sevebilmenin” disinda? Kac kere daha yenik dusmeye boyun egecegiz kim bilir? Verdigi haz getirdigi acidan cok daha cekici olmali. Diger aciklamalar bilincli mazosistlik ya da bilincsiz aptallik olarak da siralanabilir tabi..

Risk buyuk. Sonunda elde avucta hicbir sey kalmamasi olasiligi gayet yuksek. Gelinecek nokta, icinde disina tasirmak icin buyutup durdugun seyi (her ne ise o) sanki hic olmamis gibi icine geri sokmani soyleyebilir. Bilmez ki sutu memelerinden tasmasina ragmen bebegini emziremeyen annenin nasil aci cekecegini! Ne yani, hic dogmamis gibi mi davransin, hic sevmemis gibi mi?

Erteliyoruz, basa cikamadigimiz her aciyi yok sayiyoruz, bagir bagir dinlenen her sarki kendi icimizdeki ya da disardan gelebilecek sesleri susturuyor sanki. Oysa yokettigimizi sandigimiz her aci bizden besleniyor, daha da buyuyor, kanli canli bir hale geliyor. Hatta bazen oole bir hale geliyor ki onsuz yasamak mumkun degilmis gibi gozukuyor. Yoketmeye calistigimiz aci bizim bir parcamiz oluyor.

Nasil degisir bu durum bilemem. Degismesi gerekir mi onu da bilemeyecegim. Ben sanirim -bu aralar biraz inancimi yitirmis olsam da- her kosulda sevebilmek istiyorum. Anami, babami, kardesimi,…,sevgilimi, arkadasimi..Hepsini, hepicigini sevebilmeye gucum olsun. Sonundaki olasi kaybetme durumu bi gun kendimi kaybetmeme neden olacaksa bile, varsin oole olsun, varsin bana sahip olsunlar!

Iyi ki filmden bahsettim:P Neyse siz en iyisi seyredin. Ben de bu gecelik mirildanmalarima son vereyim.

Not: Evimizin durumu hakikaten sahane. Bu yaziyi yazarken evde 4 dort kisi, 5 bilgisayar olmasi, benim biri remote desktop uzerinden olarak uc ayri bilgisayarda surekli “run” aliyor olmam, arkada bilumum Turk dizilerinin boy gostermesi, beynimin iyice sulanmis olmasi yaziya cesitli boyutlar getirmis olabilir, affola..

Not2: Yaahu bu makalenin yarina bitmesi gerekiyor, yakinindan bile gecmiyor su anki durumuyla o ayri, bakalim bir kac gune belkim! o degil de biri bana yardim etsin nedir bu cekirdek aile icinde yasayan cocuklarin fiziksel aktivite yapmama durumu? Ben demiyorum, korelasyon modelim diyor:P

Not3: Ince belli cay bardagiyla cay icmeye bayiliyorum (Turk cayi, dikkat cekerim) Bi de anneminkiler gibi koksa ne guzel olacak, gerci o zamanlar cay icmiyodum pek ama olsun. Uzaktayiz yaa pek bi kiymetli simdi.

Not4: Bana ait yazilardaki “a”, “z” ve o cevrede olan harflerin eksikligine itafen durum sudur: klavyenin uzerine su doktum, sonra akilliyim ya kurutma makinesi ile kuruttum, ama benim kurutma makinesinin biraz fazla isittigini unuttum, tabii alet de yamuldu, yani bahsi gecen tuslar yamuldu. O yuzden biraz zor basiyorlar. Su andaki yaziyi baska bilgisayarda yazidigim icin bu sorun olmamissa da cogunlukla muhtemeldir. Meraklisina duyurulur. Evet, ben bildiginiz doktora ogrencisiyim. Mikrodalgaya kedi koyup kurutmayin benzeri bir uyarinin bilgisayarinizi oole caninizin istedigi gibi kurutmayin seklindeki versiyonuna ihtiyac duyuyorum:P Lakin, etrafimdaki bir takim teknoloji kurtlarinin da ilk yapacaklari seyin kurutma makinesi ile kurutmak oldugunu ogrenmek icimi rahatlatmadi desem yalan olur:) Ehh ben birazcik fazla kurutmusum ne yapayim!!

Not5: Bana ait yazilardaki “r” ve “y” harflerinin eksikligi tamamen benim tercihim, oole, boole, bi..demeyi seviyorum pek cok.

Not6: Ayy yeter sus diyorum kendime!!

Perde acilsin ve oyun baslasin…

Tuesday, December 2nd, 2008

Herhalde en buyuk hayalim bu..Yillar, yillar once yarim kalan ama her an benimle yasayan bir hayal. Bir gun, o gun geldiginde, perde acilacak ve oyun baslayacak. O gun yer degistirecegim. O gun, tipki bugun gibi, yeniden buraya yazacagim. Geri dondum diyecegim, eksik kaldigim sahneye geri dondum. Bunca zaman sonra perdeyi yeniden araladim diyecegim. Ve siz yine yanimda olacaksiniz. Biliyorum.

Denizkizim benden yazi isteyip “p….” ile baslayan 5 harfli sihirli kelimeyi soyle dediginde, o kelimeyi -ya da bana cagristirdiklarini- ne kadar cok sevdigimi dusundum: “Perde”. Annemin kar gibi bembeyaz ucus ucus tul perdelerinden, sahnenin kalin mi kalin kipkirmizi perdesine kadar… Herbirinin arkasinda bambaska sekillerde hayat bulan o isigi ne kadar cok sevdigimi hatirladim!

Bugun yine oyle bir gun iste. Yeni bir perdenin acildigi gun. Perdenin arkasinda bilincli ya da bilincsiz sakladigimiz hayatlarimizin birazcik daha fazla gun yuzune cikmasi icin adim attigimiz gun. Kim icin? Kendimiz icin belki de, geriye baktigimizda hangi oyunlarda hangi rollerde oynadigimizi unutmamak icin. Birbirimiz icin bi de, bizden geriye yine “biz” kaldigini hep hatirlamak icin. Gecip giden yollarin-yolculuklarin ardinda kalanin, sonunda geri donmek icin gun sayilanin; gulerek, aglayarak, kuserek, barisarak, ve her daim ozlemle yasatilmaya calisilanin hep o “biz” oldugunun farkinda oldugumuz icin.

Biz’ler kim miyiz? Biz’ler yollarda gecen bu hikayenin oyunculariyiz. Yolcularindan kiminin kalmayi kiminin gitmeyi tercih ettigi, ama hepsinin izinin birbirine karistigi bir hikayenin. Biz’im gercekken oyuna , oyunken gercege donusen hikayemizin.

Simdi perde acilsin ve oyun baslasin