Author Archive

Evde Bir Pazar Gunu

Sunday, June 6th, 2010

Bu haftamiz epey yogun gecti. Haftasonu bu yuzden biraz dinleneyim dedim ama olmadi. Dun eski patronum Atilla Bey icin dort saat cizim yaptim. Dalga gecmeden calistim ama neden bu kadar uzun surdu anlamiyorum. Ardindan hafta ici biriken ev islerine el attim. Biraz dizi seyrederek utu yaptim, yaz haneye bir dort saat daha. Yani aslinda pazar gunu ayaklarimi uzatip dalga gecmek icin cumartesi yeterince calistim. Ama bu plan da bir tek soru ile silindi: “Bugun ne pisirecegim?”

Gectigimiz ay blog odulleri 2010 icin bir suru site bakmistim. Ayrica odul verilen yani cogunlugun begenisini kazanmis siteler de var degil mi? Onlara bakayim dedim. Bir suru tarif var dogru ama bu basit sorunun cevabi yok. Bugun ne pisirecegim?

Gerci seceneklerim kisitli idi, malzemelerim belli. Sonunda dolaptaki kabaklari degerlendirmeye karar verdim. Kisa surede hazirlanan leziz bir sebze yemegim oldu. Tarifi icin bakınız:

http://www.portakalagaci.com/oburcuk/2003/09/ho_bir_kabak_ye.html

Yemegi biter bitmez hupurdettik. Bu siteyi seviyorum. Uzun zamandir sitede dolanmiyordum. Hazir girmisken neler yailmis diye bakayim dedim, elmali keki ve sade pogacayi da denemeye karar verdim.

http://www.portakalagaci.com/oburcuk/2010/05/elmalı-kıtırlı-kek.html

http://www.portakalagaci.com/oburcuk/2010/04/yoncanın-poğaçaları.html

Pogacayi tarifte de yazdigi gibi yeni aldigimiz ekmek makinesine yogurttum, cok kolay oldu. Mayalarken hafif isittigi icin sanirim cok kabarmis ama ici bosalmamis bir hamurum oldu. Kopartip kopartip yuvarladim, tadi enfes. Sevgili kocacigim ilk isirikla soyle bir yorumda bulundu, “himm, leziz. Ama bunun icinde peynir yooook!!!” Yani haftaya peynirlisini yapiyorum.

Elmali kek benim duble yaban mersinli kek tarifime benziyor. Tariften 12 muffin cikiyor. Ben malzemelerde yazdigi gibi 1,5 su bardagi dogranmis elma kullandim, yaklasik bir elma ediyor. Ama kocacigim az buldu, belki az elmali tarafi ona gelmistir. :)

Yemekti tatliydi derken su an cok sukur ayaklarimi uzatmis dinlenebiliyorum. Peki ama ben yarin ne pisirecegim?

Not: Bu arada Ankara’da bir dolu yagdi. Camlar kirilacak diye cok korktum, evin icinde dort donduk 10 dakikalik yagis boyunca. Salon camina bir dolu carpti, bir tane… abartisiz yumrugum kadar. Gerci benim yumrugum biraz kucuk ama, siz anladiniz ne kadar… :)

Alice… Ama Hangisi?

Saturday, March 6th, 2010

Alice ailecek pikniğe gittikleri güzel bir günde, ablasının yanında canı sıkkın bir şekilde oturmaktadır. Bu arada yanından beyaz bir tavşan geçer ki bunda şaşılacak hiç bir şey yoktur. Garip olan, tavşanın yelek cebinden çıkardığı bir saate bakarak sürekli “geç kaldım, aman tanrım geç kaldım.” diye söylenmesidir. Tavşan zıplaya zıplaya oradan ayrılır fakat meraklı Alice onu bir ağacın altındaki kovuğa kadar takip eder. Alice merakla deliğe eğilir ve hop… delikten içeri düşmüştür bile. Burası çoook derin bir kuyudur, Alice düştükçe düşer. Bu arada etrafına bakınmaktadır, burası düzensiz bir ev gibidir. Maslar sandalyeler boşlukta öylece asılı durmakta fakat Alice sürekli aşağı düşmektedir. Kuyunun duvarlarında sıralanmış kitaplara bakarken “beni en çok kedim özleyecek” diye düşünür. Tam bu sırada küt! bir zemine çarpar Alice, fakat canı hiç acımaz. Etrafına bakınır ve fakrlı farklı bir sürü kapı görür. Hepsi de kilitlidir, hiç birini açamaz. Düştüğü salonun ortasında bir masa olduğu dikkatini çeker. Üstünde bir anahtar durmaktadır, fakat bu anahtar hiç bir kapıya uymaz. Caresizce yere çömelir Alice, işte o zaman duvarın dibindeki küçük kapıyı farkeder. Anahtarı dener ve kapı açılır. Yalnız kapı o kadar küçüktür ki geçemez Alice. Tekrar masaya koşar ve masanın üzerinde bir şişe bulur. Şişenin üstünde beni iç yazar. Kısa bir tereddüt geçirse de yapılacak başka bir şey yoktur, şişenin içindekileri içer Alice. Hızla küçülmeye başlar. Fakat dalgınlk bu ya, anahtarı masanın üzerinde unutur. Masanın etrafında döner ve ayaklarının dibinde “beni ye” yazılı bir kek bulur. Hepsini bir lokmada bitirir ve yine hızla büyümeye başlar. O kadar büyür ki artık odaya sığmaz. Çaresizlikle ağlamaya başlar Alice. Bu sırada odaya giren beyaz tavşan biraz sesten biraz da Alice’in büyüklüğünden korkar, elinde ne varsa havaya fırlatır ve oradan kaçar. Alice tavşanın düşürdüğü parmağı kadar duran eldiveni ve yelpazeyi eline alır. Yaşadıklarından yorulmuş ve terlemiş Alice başlar yelpaze ile serinlemeye. Derken bir bakar, eldiven eline tam olmaktadır, yani Alice yine küçülmüştür. Birden kendisini bir gölün ortasında bulur. Gölün suyu çok tuzludur, bunun kendi gözyaşları olduğunu anlar.

Böyle başlıyor küçük Alice’in hikayesi. Tabii ardı kesilmiyor; sırıtan Cheshire Kedisi, bilge tırtıl, çılgın şapkacı, diğerleri ve tabii kupa kraliçesi… Vizyona yeni giren Tim Burton’ın Alice’ini izlemeden önce, hikayeyi muhakkak edinip okumak lazım. Hem büyükler hem de küçükler… (Mesaj alındı mı dayısı?) Zira şimdiki hikayemizde Alice büyümüş, artık 17 yaşında. Filmin çoğu yeri kitabı ezbere bildiğiniz varsayılarak hazırlanmış, sürekli gönderme yapılıyormuş gibi bir izlenim ediniyorsunuz. Ben kitabın tamamını hatırlamadığım için izlerken sanki bir yerleri eksik kaldı gibi hissettim.

Çok büyük beklentiler içinde gittim sanırım bu filme. O yüzden bir parça “normal” geldi bana. Biraz kafamda “A Nightmare Before Christmas” vardı sanırım, az renkli, puslu havalar… Hani Corpse Bride, Sweeney Todd gibi filmlerinde de olan, fakat o kasvetli havayı Alice’e taşımamış yönetmen. Aslında iyi de olmuş. Yerine özellikle de kostümler ve makyalda epey renk kullanılmış, çarpıcı renkler (bkz. Willy Wonka). Belki daha da abartılabilirdi… ben özellikle kediyi daha renkli hayal etmiştim. Ama mekanlar Çikolata Fabrikası gibi renkli değil.

Hikayeyi tam hatırlamamakla birlikte sanki karakterler ile biraz oynanmış gibi hissettim. Mesela çok sevgili eşinin oynadığı Kupa Kraliçesi, Helena Bonham Carter’a rağmen gayet sempatik idi. Ben her zaman Helena Bonham Carter’ın oynadığı filmlerde, onun kısımlarını ilginç bulurum. Hiç bir zaman tam anlamı ile sevemezsiniz. (bkz. Fight Club – Marla, Harry Potter – Bellatrix, Sweeney Todd – Mrs. Lovett, ve hatta Corpse Bride – Corpse Bride) Bu filmde Helena Bonham’ı hiç olmadığı kadar sempatik buldum, hele de “Uçurun kellesini!” diye bağırırken.

Masalda var mı hatırlamıyorum, bu filmde bir de beyaz kraliçe var. Aslında sırf onun yüzünden bildiğimiz kupa kraliçesine kırmızı kraliçe diyorlar. Tahmin edersiniz ki kırmızı kraliçe zalim, kötü bir karakter. Beyaz kraliçe de tam tersi, herkesin hayran olduğu, sevdiği bir kraliçe. (?!?) Ben sevemedim. Siz de filmi izleyin, yorumlaşalım. Tabii şimdiye kadar izlemediyseniz. :)

Takildi da Kafama Takildi…

Tuesday, February 2nd, 2010

Millet!

Evdeyim utu yapiyorum, bir yandan da tv seyrediyorum. Durduk yere Kara Simsek dizisinin jeneriğini mirildanmaya basladim. Derken sorayim dedim, boyle bir is ile ugrasirken kendinize fon yahut jenerik muzigi falan aradiginiz oluyor mu sizin? Oluyorsa hangisi? Ve esas sorum, neden bu aralar heyecanla izledigimiz dizilerin jenerik muzigi yok? Yoksa var da ben mi farketmiyorum. Flash forward dizisinin baslangici bile yoktu mesela, jenerik muzigi nasil olsun. Lost, Supernatural? Heros izleniyor, onda var mi? Zorluyorum aklima Buffy dizisinin muzigi geliyor. Eh evet sitcomlarin jenerigi var. En sevdiklerimden biri 2 and A Half Men dizisinin; Men men men me men Many men… Ama artik macera dizilerinde kullanmiyorlar galiba, yani yeni bir Kara Simsek melodim yok. Gerci Kara Simsek mirildanmasi da kolay bir ezgi. McGyver yap, Pa Pa Pa Pa Pa Pa Pam… Yok! Insanin enerjisi bitiyor.

Bir sorayim dedim. :p

Gezdik Gorduk… Donduk!

Friday, November 6th, 2009

Eveeet…

Epey bir sure yoktuk. Sevgili Ezgi’nin de dedigi gibi “tamam adi balayi, icinde bir ay geciyor da… bu kadar surer mi be kardesim.” :) Surer surer de, biz biraz dolasma olayini abarttik sanirim. Ilk 10 gunluk Antalya kismindan yazmaya baslayalim.

Ramazan Bayrami sonrasinda dugun sonra nikahimiz oldu, biliyorsunuz. Eh sirasi boyle olunca Ankara’ya donunce bekarliga veda mi yapsak diye dusunmedik degil. Neyse, siz gelinde bir guvecle kutlayalim bunu. Yanina da uzo/raki acariz. :) Konuyu dagitmayalim. Balayi icin Antalya’ya dogru direksiyon kirdik. Ilk duragimiz Adam&Eve Hotel oldu. Tamam, kabul, is ve eglence birarada idi. Kardesim ne yapalim, mimariz. :)

adam&eve

Bu tasarim otel bize epey tartisma konusu oldu. Oncelikle belirteyim, oteli cok begendik. Biz hizmeti de sevdik, calisanlar guleryuzluydu. Eglence cesit cesit, yemek cesit cesitti. Mimari anlamda bence minimal akimin gayet basarili bir uygulamasi. Iceride fazla bir renk yok (resimdekiler tamamen aydinlatmadan dolayi, odalarda renk degistiren LED aydinlatmalar var.) Siyah koridorlar ve beyaz genel mekanlar var. Bol bol ayna kullanilmis; giriste, atrium dedikleri buyuk bar/eglence alaninda ve tabii odalarda. Soyle… bina basit bir dikdortgenler prizmasi seklinde ve denize kisa cephesi bakiyor. Ama odanin icinde, nerede durursan dur, manzaranda hep deniz var, hep arkadaki ormanlar var. Bu acidan aslinda Eren Talu’nun diger oteli olan Hillside Su Oteli andiriyor. Ama adi “Adam&Eve… Made in Heaven”… isletme iste bu konsepti canli tutan sey. Otele gelince sizi “Angel” adini verdikleri otel gorevlileri karsiliyor. Her yerde yapay agaclar ve ustlerinde kıpkırmızı yanan elmalar var. Hemen hersey, buna havuz basi sezlonglari da dahil, size sevgilinizin/karinizin yaninizda olup olmadigini sorar gibi. Yani insan yalnizken de kendini cennette hissediyor ama Adem yada Havva gibi hissetmiyor. Eh, geriye kim kaliyor tahmin edersiniz :)

Burada 4-5 gun kaldik. Sonra ver elini Antalya dedik. Aspendos, Perge, Manavgat Selaleleri… biraz kultur turu yaptik anlayacaginiz. Antalya merkeze indik, Topcu Kebapta kofte ve tahinli piyaz yedik. Sonra yuruyerek limana indik, oralari ne guzel yapmislar oyle. Kucuk buyuk kafeler, dukkanlar… Umuyoruz, ileride Musa bizi misafir eder, oralari guzelce bir gezeriz dedik 😉 sonra tatilin ikinci yarisina gectik; Cornelia Diamond Resort.

cornelia02

Ne kadar farkli gorunuyor degil mi? Oyle de… Mimar Tuncay Cavdar bir otel yapmis; malzemeler, detaylar, mekanlar… oyle bir zenginlik var ki. Nereye baksaniz dolu dolu gorunuyor. Adam&Eve ne kadar minimal ise burasi da tam tersi. Ama kesinlikle yormuyor, hatta sloganlarini tam anlami ile yasiyorsunuz; “tailor-made luxury”. Bir tarifleri vardi, tam net hatirlamiyorum. “Gercek luks, komforu aradiginiz her yerde bulmaktir.” gibi bir seydi. Daha dogru bir baska tanim olamaz. Iceri ilk girdiginizde gosterisli bir alanin ortasinda kalakaliyorsunuz. Ben bir an Vegas’ta bir kumarhanede gibi hissettim kendimi. Farkli tipte koltuklar, degisik dekore edilmis bar yahut cafeler… her zevke uygun bir seyler var. Odalar daha sade dekore edilmis, cogu oda zaten direkt deniz tarafina bakiyor. Tabii ki burada da cesit cesit yemek, farkli farkli mekanlar ve bol bol guleryuz bulduk. 4-5 gun de burada kaldik, dolan dolan oteli bitiremedik. Hakikaten insan boyle yerlerde kalinca tesis disina cikasi gelmiyormus, zaten zaman da kalmiyor.

10 gun sonunda Antalya’yi aniden bastiran yagmurda birakarak dustuk donus yoluna. Biz Toros tepelerini tam astik, arkadan… Olympos taraflarindan sel haberleri geldi. Biz??… keyfimiz yolda gayet yerinde idi.

donus yolu

Notlar:

Dugun ve nikah fotolari cok daginik: Izmir’dekiler var, gectigimiz hafta sonu aldik… maalesef adam dijitallerini vermemis. Bu hafta sonu taratip bazilarini cogaltacagim, anneme soz verdim. Konya’dakiler var, dijitallerini incelemem lazim. Basililari ese dosta, Konya’da Izmir’de akrabalara dagittik. Bir de Esra’ninkiler var… iste anca onlara goz atabildik, digerleri ile bir cd yapacam size.

Videolar?? Himm… Izmir’i biraz izledik. Konya’daki cekimlere bakamadik daha. Yaa herseyi o kadar guzel hatirliyorum ki, simdi videoda gorup “Aaaa… boyle mi durmusum, soyle mi yapmisim” diyecegim diye odum kopuyor.

Sonraki Yazi Dizisi: Akraba Ziyaretleri

At Kadehi Elinden, Bin Parçaya Bölünsün

Wednesday, July 22nd, 2009

Evin yikimina basladik millet, duyduk duymadik demeyin. Mutfak dolaplari sokuldu, girişteki vestiyer parcalara ayrildi. Ev, giristen bakinca biraz daha bos gibi. Ama iclere dogru gidince… her yer koli koli, irili ufakli… Ben bu kadar cok esyamiz oldugunu, daha da otesi bu kadar esyayi bir sekilde bir yerlere tikistirmayi basarmisiz. Nasil mi? Soyle bir ornek vereyim. Bir gece oturdum, Denizcim yataginin civarina yigdigim esyalari, komidinini ve yatak alti cekmecelerini bosalttim. Ertesi gun Maliler geldiler ve yatagin gitti :) Bazayi soktuk oyle cikardik odadan. Yatagi kaldirinca bir de ne gorelim, altindan plastik cam agacimiz cikti. Cekmece idi sagi soluydu derken altina bakmak hic aklima gelmemis. Muzaffer “atalim, sonra olmadi yenisini aliriz.” dedi ama ben evlendikten sonra yilbasi partisi verecegim daha di mi? Ihtiyacimiz olacak kesin, diye duzgunce kutusunda topladim, tamamini bantladim. Yarin da apartmanin altina, apartman sorumlumuz Adem Bey’in bana gosterdigi yere indirecegim… sanirim.

Baslamak bitirmenin yarisidir derler, simdi nedenini daha iyi anliyorum. Evin islerini bitirmeye artik daha bir yogunlasmamiz lazim, ne de olsa koltuksuz olur da mutfaksiz ev olmaz di mi? Bu arada 1 haftadir mutfaksizim. Zaten pek kullanmiyordum kabul ama lavabomu ve onun üstünde duran, icinde bardaklarimin oldugu dolabi coook ozledim.

3, 2, 1… Action

Thursday, July 16th, 2009

Millet! Biliyorum carsambayi gectik. Ama son gunlerde aklinizin alamayacagi kadar yogunum. Dun yorgunluktan oturdugum yerde uyuyakalmisim. Insallah bu aksam firsat yaratip blogtaki koseme donecegim. O zamana kadar… hadi canim, bye…

Boyle gecti bir hafta…

Wednesday, July 8th, 2009

Tekrar merhaba…

Bu aralar hayatim coook siradan. Calisiyorum, eve geliyorum biraz ev isi yapiyorum ve uyuyorum. Gerci sakin zamanlar bunlar, haftaya bir de evin yikimi kirimi baslayacak. O zaman gorun beni.

Evet… pek bir sey yapmadik. Bir kac hafta oldu galiba, Izmir’e gittik ve gelinligime karar verdik. Pek oyle dusundugum gibi gitmedi aslinda. Deniz’e de anlattigim gibi, herkes pek siradan bir olaymis gibi karsiladilar benim gelinlik denememi. Muzaffer diyor ki annemin yaninda cok caktiramamis ama heyecanlanmis. Gorecegiz, ne de olsa sirada damatlik alisverisi var. :)

Gelinlik

*Resim Pronovias Gelinlik Internet Sitesinden alinmistir.

Evin mutfak cizimleri tamamlandi, kesinlesti. Dolaplarin yapimi yakinda baslayacak. Haftaya sokume geliyorlar ki ben tesisat ve yerle ugrasabileyim. Kirim baslamadan esyalari, ozellikle kisliklari temizleyip kaldirmaya calisiyorum. Su havasi alinan torbalardan birakmis annem evde. Doldurup doldurup havasini alip doaba diziyorum. Haaa.. bu arada… Denizcim senin giysi dolabini benim odaya tasittim. Sandigimin aksine bayaa ferah oldu. Bazi esyalar gidici… onlari da bana temizlige gelen Yildiz Hanim var, o alacakmis.

Bunlarin disinda… hafta sonu Oke ve Ezgi ile gorustuk. Mali’yi de kaptik onlara gittik daha dogrusu. Hepsinin selami var size. Bir parca kulaklarinizi cinlattik. Calgan’da bir aksam yemegi yedik, hafif ve guzel bir yemekti. Ankara’da bu hafta hava cok bogucu idi, basik ve yagmurlu. Calgan’daki kacamak biraz da bu yuzden epey ferahlatici geldi. Sonra Okeler’de Pictionary oynadik. Ezgi ile ben bir ekiptik, Ezgi ile omuz omuza verip de oyun kaybedilmez canim. Zehir gibi valla. Bilirsiniz bu oyunu, Tabu’daki gibi bir kelime cekiyorsunuz ve cizerek anlatiyorsunuz. Oke sonuna dogru ” yok kardesim, ben bu dunyada yasamiyorum” diye isyan etti :)

Sinemaya gittik, Transformers’a… 2.si cabuk mu geldi bu filmin, hic hazir degilmisim. Filme saka gibi belki ama sirf MeganFox’u gormeye gittim. Sanirim cogunlugun hedefinin bu olacagini onlar da dusunmusler ki film boyunca kizcagizin cani cikti oradan oraya kosmaktan. Neyse… ben eglenceyi Buz Devri 3’e sakliyorum. :)

Cakil… Ucan Kedi…

Wednesday, July 1st, 2009

Merhabalar,

Gecenlerde laf arasinda gectiydi, bugun yazayim istedim. Efendim, evdeki esya degisimleri, kirip dokmeler bu ay baslayacagi icin maalesef Cakil Hanim’la yollarimizi ayirdik. Gectigimiz persembe gunu bizimle birlikte Izmir’e uctu kendileri. Bu aralar yazliga yerlesmis, yeni evin ve yeni iklimin stresini uzerinden atmaya calisiyor.

Biliyorum inanmayacaksiniz bana ama cok alismistim ben Cakil’la ayni evde yasamaya. Daha zaman var diye de ayriligin pek ustunde durmuyordum hani. Simdi cok oluyorum onu. Gerci son zamanlarda gec saatlere kadar calismamdan Cakil rahatsiz olmaya baslamisti. Ne de olsa butun gun evde tek basina kaliyordu ve eve geldigimde onunla oynayacak halim kalmamis oluyordu. Annemin son bir haftayi bizde gecirmesi onun hayatindaki olumlu degisikliklerden biriydi. Neyse efendim. Gecen hafta basi oturduk konustuk annemle. Ev isi ne olacak, gelinlik isi ne olacak derken bir de farkettik ki, Cakil’i Izmir’e gotureceksek sayet bunun icin en uygun zaman bu gidisimiz olacakti. Cunku… 1. esyamiz azdi, 2. Muzaffer, annem, ben.. yani 3 kisi gidiyorduk, 3. Temmuz’un ilk 10 gunu icinde eve gelecek ustalar vardi. Sasirdim kaldim… yani ayrilma vakti oylece… pat diye gelmisti.

Hazirliklari da cetrefilli idi. Once Pegasus Havayollari’ni aradim ve Cakil’a bilet ayarladim. Kedi ve kopekler, bizlerle birlikte kabinde ucuyormus. Bir ucaga sadece 2 evcil hayvan kabul ediyorlarmis. Bu yuzden once bildirim gerekli. Bagajdan bagimsiz olarak ucretini de aliyorlar. Yani istersen tek cantan olmasin, kedi icin ekstra bagaj ucreti oduyorsun. Bunun disinda asilarinin tam olmasi, karnesi ve kimliginin olmasi, belli ebatlarda (fiks ebatlarda) tasima kutusunda getirilmesi gerekiyormus. Bu olculerden beni soke edeni ise kutunun yuksekliginin 20cm olmasi… 20cm… Kediyi kutunun dibine yapistirsan 20cm’den daha yuksek tutar!! Benim tasima kutum en kücük boyu ve olctum 30-35cm arasi geliyor. Bavullara yaptiklari gibi kediyi de kutusu ile tartiyorlar, 5kg’dan fazla gelmemesi gerekiyormus.

Gider gitmez tartismalari, evde pratik kutu yapma calismalari… hazirliklar suruyordu. En sonunda tasima kutusu ile goturmeye karar verdik. Eger havaalaninda sorun cikarsa kutunun ust kismini cikarip yerine yapistiracagimiz karton kapagi, koli bandini, ve ipleri de yaninda hazir ettik. Peki kediyi boyle yolculuk etmeye nasil ikna edecektik? Uyutarak… Veterinerden ilac adini aldim, bir damla imis, gittim eczaneden edindim. 4kg kediye (Cakil o kadar) 10-12 damla verilecek.

Ucus gunu – ki ucagimiz saat 23:10da idi – Cakil’a ucustan 3 saat once 5 damla ilacindan icirdik. Tabii ki de sevmedi. 20 dakika sonra birkac damla daha icirdik. Yok, pek uyuyacaga benzemiyor. Ama biraz afalladi, sarhos gibi salinmaya efelenmeye basladi. Sonunda pes etti ve bir kosede devrildi. Uyanik ama popoyu yerden kaldiramiyor. Kutusuna yerlestirdik, once taksi ardindan havaalanina giden belediye otobusu… Ilk 15 dakika sorunsuzdu, sonra azar azar miyavlamaya basladi. Bir ara bacagima soyle yumusak bir sey degdi… aaa… ne goreyim… bizimki acmis kutunun kapagini firar ediyor caktirmadan. Allah’tan poposunu hala istedigi tarafa goturemiyor ki cok uzaklasamadan ayagimin yanina dusuvermis. Yakaladim kediyi geri kutusuna, kutuyu da tekrar kacamasin diye kucagima aldim… o da ne… keskiiin bir koku… yoksa yoksa… yok canim. Gerci koku kutudan gelmiyor sanki. Derken Muzaffer yakaladi. Ben Cakil Hanim’la bogusurken otobus duraktan bazi yolcular almis. Biri de girer girmez ayakkabisini temizlemis ve pisligini otobusun ortasina birakmis. Ama butun yol boyu otobusteki herkes bize bakti durdu. Kisaca yolcuyu bilmem ama sayesinde biz b..a fena bastik. J

Havaalanindaki islemler sandigimdan nispeten daha kolay oldu. Giristeki kontrol noktalarindan Cakil’i kucagimiza alarak gectik. Biletini kestirdik. Sakinlesmesi icin mirnav mirnav ninni soyledik. Ucakta da yanimizda idi, gayet uslu idi. Ama tahmin edersiniz ki 3 saati uykulu olarak kafeste gecirince kapali kalmaktan bunaldi. Yolun sonuna dogru ilacin etkisi de gecti. Yani Cakil Hanim icin biraz sancili bir inis oldu. Sanirim basinc farki biraz rahatsiz etti, cunku yoldan sonra epey bir sure kulaklarini kasitti.

Simdi yazliga yerlesti, evi tanimaya calisiyor. Oradan oraya derken artik akli iyice karisti, kapidan bacadan uzak duruyor. Ama gizli gizli evdeki her yere burnunu sokuyor. Ve hala Deniz’in yataginda uyuyor.

AILELER… ILISKILER…

Wednesday, June 24th, 2009

Gecen hafta yazamadim… once bunun icin ozur dileyeyim. Gectigimiz hafta isleri ve evi toparlama ile gecti. Nedeni de haftasonu icin evde misafirlerim olacakti. Annem, babam ve Iskenderun’dan arkadaslari olan Sener Amca ve Ipek Teyze, haftasonu icin bana geldiler. Annem babam cuma gecesi geldiler, firsatan istifade deyip “Anadolu Sofrasi”na gittik. Babam da annem de mekani begendiler :) Sizi de ilk firsatta goturecegim yerlerden biri orasi olacak. Sener Amcalar ise ertesi gunun sabahi geldiler. Ayni gun ogleden sonra ITU Metalurji Muhendisligi 70 senesi mezunlarinin toplantisi vardi. Gecen sefer annem anlata anlata bitiremedigi icin bu sene ben de gitmeye karar verdim. Atilim Universitesi havuz basinda mangal partisi tadinda bir toplanti oldu. Herkes kucuk de olsa bir anisini anlatti topluluga. Inanir misiniz, beni bile konusturdular.

Sener Amca ve esi tahminimizi bozdular ve hemen o aksam donus yolculuguna ciktilar. Biz de ailecek bir pazar gunu gecirdik. Peki ne yaptik… dolap duzenledik, esya paketledik ve bazi mobilyalarin yerini degistirdik. Yorulunca da disari ciktik ve… ceyizlik esya baktik. Evet evet, yemek takimi, tencere tava, bir iki koltuk, azicik perde renkleri… Sanirim kiz evlendirmeye calisinca boyle oluyor. Sonra da gectik acik havada bir aksam yemegi yiyelim dedik… yagmur baslamasin mi? O sirada mustakbel kayinpederim telefon etti, caya davet etti bizleri, kalktik gittik. Muzaffer haftasonu is icin Istanbul’a gitmisti. Ha simdi ha birazdan gelir diye bekleye bekleye… biraz gec kalktik yani Muzafferler’den.

Pazartesi sabahi babami yolcu ettik… ve ondan beridir son surat calisiyorum. Aksamlari annemle film falan seyrediyoruz, hazirliklarla ilgili yapilacak isler ustune konusuyoruz. Toparlaniyoruz… cunku yarin Izmir’e gececegiz, annem, Muzaffer ve ben. Artik zamani geldi, gelinlik bakmaya gidiyoruz. Evet kararimi verdim, gelinligi Izmir’de diktirecegim. Son dakikalara kadar ofiste yorulup da surat bir karis provalara gitmek yerine, bir gun oncesinden Izmir’e gidip biraz isten uzaklasip provalara oyle girmek istiyorum. Eh.. az bucuk modele de karar verdim. Once bir terzi ile goruseyim, onun da resmini buraya ekleyecegim.

Davetiyelere de karar verdik gibi, yakinda bir yer bulup bastiracagiz. Ama biliyorsunuz tarihler belli, 26 Eylul Izmir ve 3 Ekim Konya… planinizi programinizi simdiden ayarlayin. :)

Bir yaban mersini hikayesi

Wednesday, June 10th, 2009

Efendim biliyorsunuz, hersey bir kis gunu, Londra’da sokak sokak dolasmaktan ayaklarimiza kara sular inmisken, “Pret A Manger”a girmemizle basladi. “Double Berry Muffin” ile tanistik, karsilikli olarak birbirimizi yedik bitirdik diyebiliriz. Cunku siz boyle muffinleri anlatirken benim burada icimi bir seyler kemiriyor. Sonuc olarak baktim ki dukkanlarda yok bu leziz varlik, dedim kendim yapacagim. Internet kazan ben kepce muffin tarifi ararken, aslinda ilk bakmam gereken, fakat tabii ki son baktigim yer olan “Pret A Manger” sitesinde buldum kendimi. Bunu da biliyorsunuz. Ve iste bu noktada ikinci soku yedim. “Berry” dedigimiz sey bogurtlen degil yaban mersini imis. Peki kimmis bu yaban mersini? Nerede bulunurmus? Adi gibi Mersin’den mi gelmis? Ustunde durmadim… isim gucum var benim.

Lakin gecen hafta annem geldi. Beraber Ankara’daki yengemlere gittik, gecen carsamba gunuydu. Havadan sudan baslayan konusma sonunda carsiya pazara geldi. Benim de aklima tekrar yaban mersini geldi. Cunku dukkan dukkan meyveyi soran ben, pazara gidecek vakti bulamamistim. Annem ve yengem bana biraz bos bir bakis attilar ki anladim, yaban mersinini onlar da tanimiyordu. Simdi beni dusunun… muffin icinde patlamis, dagilmis bir meyveyi sadece internetten gordugum resimlerden taniyorum. Ve bu resimler nedense siteden siteye fark gosteriyor. (bkz. Google) Neyse… cabaladim anlatmaya. Ama bakislarda hala ayni saskinlik vardi. “Neyse…” dedi annem, “pazara bakalim. Ankara’yi bilmem ama bizim Izmir’de degisik seyler getiriyorlar pazara. Mesela gecen hafta kuru uzum gibi bir sey vardi. Kilosu 38TL idi. Millete bir degisik geldi, her gelen tadina bakti. 38TL kilosu, adamcagiz zarar etti herhalde.”

Ertesi gun, yani persembe, bizim 100.Yil pazarinin kuruldugu gun. Annem “bos bos oturmayayim evde” demis, kalkmis pazara gitmis. Saat 10-10:30 gibi bir telefon geldi bana. Annem “Günseli, o yaban mersini nasil bir seydi? Kara kuru bir sey mi?” “O kurutulmus olani olabilir anne” (kurusu da varmis yaban mersininin) “ama bana tazesi lazim, tarif oyle”. Arkadan pazarcinin sesi geliyor, “abla yaban mersini dedigin bu, yeni mahsulun kurusu bu.” Annem “tamam tamam, sana biraz ornek getireyim kizim. Bu ise sayet, haftaya gelir kendin alirsin.”

Aksami annem geldi oturdu yanima. “Goster bakalim neye benziyormus su yaban mersini.” Tabii tekrar Google acildi, arama yapildi. “Himm… bizim pazarda gorup de kuru uzum dedigim bu yaban mersiniymis” dedi annem. Burada biraz daha ucuzmus, 35TL mi ne idi fiyati. Ama dedim ya, bana tazesi lazim. Annem “mevsimi gecmistir belki, bak kurutmuslar yeni mahsulu” diye ekledi. Sonra tekrar resme bakti, bir de dondu bana bakti. “Nerede yetisiyor bu? Baban bir kara yemistir anlatir durur hep. Rize’de yetisiyor cikarsa hic sasirmayacagim.” Arastirdik ki ne gorelim. Efendim, yaban mersini, guzide Karadeniz Bolgemizin dogu illerinde, yuksek fundalik ve ormanlik alanlarda yabani olarak yetismekteymis. Actim telefonu babama sordum. Yaban mersinini bu zamana kadar sordugum onca insan arasinda, saticilar bu gruba dahil degil, sadece babam tanidi meyveyi. Kara yemis o degilmis. Yaban mersini de varmis Rize’de, ama o farkli bir bitki imis. Ben hala kara yemisin, yaban mersininin turlerinden biri oldugunu saniyorum.

Durmadim, arastirmaya devam ediyorum. Epey sifali bir meyveymis, Pazar payi sektorel bazda cok (pastaneler, baharatcilar, vb.) ama anladigim perakende pek bulunmuyor. Cunku ulkemizde pek yetistirilmiyor. Ihtiyacin cogu ithal ediliyormus. 19 Mayis Universitesi yetistirilmesini yayginlastirmak icin projeler yapiyormus, Rize ve Trabzon topragi ile bu meyve icin bicilmis kaftanmis. Ben konuyu babama actim, onay aldim. Bana memleketten 3-4 donum bir yer ayarlayacak, pilot bolge olarak. 19 Mayis Universitesi ile bu aralar gorusecegim, en uygun zamanda dikime basliyorum.

Hayir saka yapmiyorum. Gayet ciddiyim.