Archive for July, 2009

Gigapedia ve Ingilizce nin yetersizligi

Tuesday, July 28th, 2009

Pazartrsi yazilarima kaldigim yerden devam ediyorum; zaman olarak sali gününe girmis bulunuyoruz. Evet ama hala uyumadigima göre ben bugünü hala pazartesi olarak kabul ediyorum.

Öncelikel bajsetmek istedigim konu gigapedia.com. Bir internet sitesi, wikipedia ile google in birlesmis hali gibi dursada, tam da öyle degil… uzun zamandir arayipta bulamadigim bir cennet aslinda. Hemen sayfaya gidip üye olmanizi tavsiye ediyorum, üye olduktan sonra “search” kismi çalismaya basliyor ve isin asil eglenceli kismida burada aslinda… Gigapedia korsan kitap sitesi aslinda. Evet, kesinlikle kitaplarin korsan olarak tüketilmesine karsiyim. Ama burada her çesit kitap var ve ben son dönemde muhtesem sesli kitaplar buluyorum. Özellikle dil ögrenmek için ya da avusturya ya geldigimden beri geri oldugumu düsündügüm telafuzum için…

Hepinize siddetle tavsiye ederim: gerçek bir cennet burasi!

Deniz den sonra bende e-kitap olayina fazlasiyla sarmis durumdayim. Türkçe kitaptan ümidimi kestim zaten de, Ingilizce kitaplarin da çok bulunmadigi -olanlarin kanimca pahali oldugu– bir ülkede yasadigim için, bir nevi kitap açligi çekiyorum burada. O yüzden arada, ekranda bile olsa, sayfalari çevirmek mutlu ediyor beni. Bu noktada Mobi yi tavsiye ediyorum, hatta pdf ten e-kitap formatina dönüstüren çeviri programida mevcut.  

Aksamimizin diger konusu birlesik kralligin dili üzerine: yillar boyu dünyayi fethederken her dilden kelime alan ingilizce de ne eksik, bilin bakalim?

Girlfriend ve Boyfriend eksik elbette! Ama sevgili anlami tasimayanlari, yani bir kizin erkek olan arkadasa sahip olmasi, ya da tam tersi ve diger olasiliklari. Benim ingilizcede en çok zorlandigim kisim he/she/it mevzu. Malum bizim dilimizde cinsiyet ayrima yok ve sadece “o” var. Bundan dolayi her/his ler birbirine giriyor sürekli ben agzimi her açtigimda.

Hatta bunu anlatirken hayatimin gafini yaptim: “There is no s3x in Turkey” gibi bir cümle kurdum (aradaki 3 ü google için koyuverdim, aklinizda olsun, bu anahtar kelime ile sayfamiza gelenler hüsran yasamasin sonra). Kurmam gereken cümle “there are no s3xes in Turkish” olacakti elbet ama iste epey bir süre muhabbeti döndü ve sanirsam devam da edecek 

Neyse, ingilizceye geri dönelim. Böyle bir dilde nasil arkadas kelimesinin karsilig olmaz, evet var “ friend” yani.. ama illaki he/she kullanmaniz gerekiyor bir sekilde: basina girl/boy eklediniz mi ise tamamen yanlis anlasiliyorsunuz. Hem de çoook yanlis!

Bu konuya nereden geldim hiç bilmiyorum, belkide izledigim “I love you, man” filminin etkisi olabilir.

Ilum

How I met your mother in Marshall i Jason Segel ve en az onun kadar basarili bir oyuncu olan Paul Rudd un basrolde oldugu bir erkek-romantik-komedisi. Amerikan sinemasinin klasik rom-kom larinin alisildik çizgisinin disinda iki erkegin arkadaslik hikayesini komik bir dille anlatan hos bir seyirlik. Ama seyirlik, bir sefer yeter bence. Evet oldukça eglendim filmi izlerken ama iste “eksik kalan birseyler var hep”… nedense amerikan sinemasinda bol bol hissettigim, avrupa sinemasinda ise bol bol karsilastigim o “insana dair” kismindan bahsediyorum.

Ister istemez filmden sonra kendi (erkek olan ve yakin olan) arkadas listemi gözden geçirdim. Daha dogrusu “dost” demeliyim çünkü benim asil tercihim hep bu yönde oldu. Iyi zaman geçirilecek arkadastan çok güvenebilecegim dostlari tercih ettim her zaman. Bu anlamda sanslida oldugumu düsünüyorum, çünkü ben her zaman tek olsun ama saglam olsun derken birden fazla oluverdi. Kafamda söyle bir resimleri gözden geçirdigimde güzel anilari canlandirdim hafizamda, eglendiim fazlasiyla.

Sonra degistigimi de anladim, yani beklentilerim düsüncelerim degismis. Dost olarak tanimladigim insanlar ile yillar içerisinde neler paylastigimi gözden geçirdimde… Ben oldum olasi hep iyi bir dinleyici ama kötü bir anlatici olmusumdur. Benimde konusmaya, paylasmaya ve anlatmaya basladiklarim ise dostlarim olmus. Simdi farkettim cidden

Eger dinlemek bir sanat ise, ben bir sanatçiyim. Çok iddiali oldum degil mi? Mükemmel degilim elbette ama karsimdakinin halinden anlarim en azindan. Bazilari gerçekten fikir almaya gelir, bazilari sirf anlatip konusmaya ve paylasamaya, bazilari ise sirf onay almaya… En zoru bu son sinifta olanlar. Çünkü belkide katilmayacaginiz bir konuda “evet haklisin” demenizi beklerler. Dogru mu, belki degil… ama karsimdaki sevdigim birisi ise ve “o an, ama sadece o an” duymak istedigi tek birsey var ise desteklerim. Belki tam olarak onunla ayni fikirde oldugumu söylemem ama en azindan “sinirler yatisincaya kadar” yaninda dururum.

Ben düstüm mü bu son anlattigim sinifa? Evet, iki farkli konuda dört farkli kisi ile. Karsimdaki(ler)in taa gözlerinin içine bakip gemileri yakmasini ve bana destek olmasini bekledim… sadece bekledim. Sonrasindaki hayal kirikligini ve yalnizlik hissini tarif bile edemem. Belkide böyle düsünmemin ve hareket etmemin sebebi de bu hissettiklerimdir.

Kendi kendimi tebrik ediyorum, gigapedia dan bu noktaya ulastigim için. Kafa sisirdiysem affola. Herkese tatli rüyalar simdiden.

Grentabrige…Cantebrigge…Cambridge!

Friday, July 24th, 2009

Efendim, gordugunuz gibi nerede ne yapiyor olursam olayim yazilarima cani gonulden devam ediyorum. Bu hafta Londra’nin yagmurlu-gunesli kaotik havasindan kendimi kurtarip bambaska bir diyara ativerdim kendimi… Daha once Oxford’a gitmis ve cok ama cok begenmistim sehri ama kesinlikle favorim belli oldu artik! CAMBRIDGE!!! Inanilmaz sakin, sessiz ve huzur dolu bir sehir. Yemyesil… Yani o kadar guzel cesitli yesillikte parklari var ki… Anlatamam… Hem o kadar duz bir sehir ki… Dunyanin en kolay bisiklet surebileceginiz sehri olabilir… Parklari bile tek tuk agaclardan ve goz alabildigine uzanan hali gibi cimlerinden olusuyor. Hmmm… boyle konuya bodoslama dalmak olmaz, basa aliyoruz!

Cambridge

Gecen pazar gunu, Cambridge’deki bir konferansa katilmak uzere Londra’nin anlata anlata bitiremedigim Liverpool Street Istasyonu’ndan trene atladim. Yaklasik 1 saat 15 dakikalik tren yolculugundan sonra Cambridge’in sirin, minicik istasyonunda indim. Sehrin kuzeyinde onceden ayarladigim konukevine dogru yollandim, sansima Cambridge’deki ilk gunum inanilmaz yagmurluydu ama sokaklar, evler ve cesit cesit mekanlar… o kadar guzeldi ki kendimi yurumekten alikoyamadim. Kalacagim yeri orta yasi gecmis bir cift isletiyormus, cok sirin ve kesinlikle cok guleryuzlu insanlar… Sabah kahvalti icin kacta kalkacagimi ve nasil bir kahvalti istedigimi sorduktan sonra sirin mi sirin odamla basbasa biraktilar beni… Acikcasi odanin dekorasyonunu, mobilyalarini o kadar cok begendim ki Londra’ya goturmeyi cok isterdim. Ozellikle kendine ait banyosunun aydinligina hayran kaldim. Ayrica odamin penceresinden disari baktigimda, konukevinin cok guzel ve rengarenk bahcesini gormek inanilmaz keyiflendirici! Yagmura ragmen gozu karartip ufak bir kesif yuruyusu yaptim sonrasinda… Disci-Gozcu-Bakkal-Cakkal… Ne ararsan komsu sokaklarda… Nehrin uzerindeki arac koprusunde resimdeki afisle karsilastim. Meger bu sene Cambridge Universitesi, 800. yilini kutluyormus. 800 yil once, Oxford’dan ayrilan bir grup ogrenci tarafindan kurulmus universite. Normandiyalilar zamaninda Grentabrige ya da Cantebrigge (Grantbridge) diye anilan ve “Granta” nehrinin yakinlarina kurulan sehir, daha sonra Cambridge diye anilir olmus. 1209 yilindan beri de universitenin kurulmasiyla bilgiye ac ogrencilerin kocaman kocaman guleryuzlerle karsilandigi bir sehir olmus.

Efendim resimde gordugunuz agac hemen nehrin kenarinda, kayikhanenin dibindeydi… Acikcasi soldaki halini cok begenmis olsam da Cambridge’in yesilligine haksizlik yapmamak icin orjinal halini de koyuyorum. Ayrica nehrin uzerindeki bir koprunun dibindeki bu eski bisikletci de inanilmaz sirindi… 800 yillik bir universiteye yakisir bir bisikletci di mi? Buranin en populer ulasim araci bisiklet… Cesit cesit… her yastan insani bisikletle gorebilirsiniz. Trafikte bisiklet ve suruculeri o kadar onemli bir yer kapliyor ki en ayrintili bisiklet yollarina ve ozel isiklandirmalarina sahip bu sehir.

Ertesi sabah yani pazartesi gunu, uzun zamandir yapmadigim bir sekilde erkenden kalktim ve mukemmel bir Ingiliz kahvaltisini mideme indirdim. Nehrin uzerindeki kucuk yaya koprusunden sonra kocaman Jesus Garden Parki’ni gecip St. John’s College’e vardim. Harry Potter’in unlu Hogwarts’i burasi olmali dedim hemen… Birbirini takip eden kocaman yesil avlular… kocaman pencereler… Cesit cesit aile armalarinin bulundugu kocaman pencerelerden bahsediyorum! Kocaman kapilar…kesinlikle Hogwarts da boyle bir yer olmali! Ikinci avluyu gecerken cocugum olursa gobek bagini buraya gommeliyim diye dusunuyordum. St. John’s College’i biz Universitenin Tip Fakultesi olarak adlandirabiliriz. Gorebileceginiz en guzel en sik, en en en college olan bir yer burasi… Hayranligimin boyutunu kelimelerle anlatamam… Kesinlikle gozlerinizle gormelisiniz. (Buranin en unlu koleji King’s College, kendisinin sadece kapisini gormeniz bile yeter!) Insan bu avlularda dolasirken cidden bilim askiyla yanip tutusur. Yani ben bile… hadi artik baslayalim su calismaya moduma girdim daha ilk dakikadan! (Soyle soyleyeyim, cok degerli yer cekimi kurali, Sir Isaac Newton tarafindan Trinity College’deki avlulardan birinde bulunmus!) Yani soyle dusunun… Sir Isaac Newton bu sokaklarda yurumus, Sir John Cockcroft ve Ernest Walton atomu burada parcalamis… Charles Darwin Evrilmeye burada baslamis!!! Francis Crick ve James D. Watson DNA’nin yapisini burada ortaya cikarmislar. Kabul edin… Cambridge’in her tasindan bilgi akiyor ve inanin ister – istemez hemen buyuleniyorsunuz!

En alttaki iki resimde “Sighs Bridge”i ve “Punting” olayini goruyorsunuz. “Sighs Bridge” Cambridge’in en cok turist ceken noktalarindan biri, konferans boyunca uzerinden gecip durdum ama sonunda dayanamayip sordum neden bu kadar populer oldugunu… Birincisi Kralice Viktorya’nin en cok sevdigi noktalardan birisi olmasiymis. Ama en onemli ozelligi, bi tarihte bir grup ogrenci dort adet “punt”un uzerine bir otomobil yerlestirip koprunun altina gelince onu kopruye baglamislar…Haa amac neymis derseniz, pek emin degilim… Ogrenci de mantik aranmazmis! :)

“Punting” e gelirsek… Kendisine Ingiliz Takasi ya da Ingiliz Gondolu demek yanlis olmaz. Normandiyalilar zamanindan kalma takalar bunlar. Sali aksaminin konferans etkinligi, nehir uzerinde “Punt”la bir tur atmakti… 6sarli 2 grup halinde bir tanesine atladik ve ufak bir nehir gezintisi yaptik… Takayi resimden farkedeceginiz upuzun bir sirikla kontrol ediyorsunuz. Bizim takayi coook guzel bir hatun kontrol ediyordu. Yalniz bir ara tam bir koprunun altina girerken sirigi geride birakti, azicik suruklendik… Aslinda pek eglenceliydi! Arkadan gelen grubun taka kaptani sirigimizi bize getirdi. Haa suruklenmeye devam etsek de sorun olmazdi cunku oyle akintili bir yer degil, daha cok, kucuk bir kanal gibi… bir de bircok “Punt”un baglandigi bir yere cok yakindik, bir tanesinden odunc alirdik bir sirik! :) Son resimdeki guzel ve sirin bayan da benim Yunan Ablam… Biz bu geyigi iyice ilerlettik ve tez danismanimiz Irini’ye de “annemiz” demeye basladik! :) Aslinda cidden Yunalilarda ortak tez danismani olan kisilere birbirine “Sister”, “Brother” seklinde hitap ediyormus… Saniyorum “Kader Kardesligi” oluyor bu!

Sabahin korunde kalkmanin, muhtesem bir Ingiliz kahvaltisini mideye indirmenin, olaganustu Cambridge kolejlerinden birinde uyuklaya uyuklaya sunumlari dinlemenin ve cesit cesit konferans etkinliklerine katilmanin disinda baska ne gibi degisiklikler vardi derseniz… Yunanli ablamla boyuna muhabbet etmenin guzelligi vardi. Bir Turk Kiziyla evlenmis Hollandali yeni bir arkadas edinmenin guzelligi vardi. Bir Turk, Bir Yunan ve Bir Hollandali bir aksam bir Turk Lokantasinda, homini girtlak, afiyetle yemek yemenin guzelligi vardi. Vee bu son gece Muhtesem St. John’s College’in “Dining Hall”inda 3 Turk, 1 Yunan, 1 Hollandali ve 1 Misirli boyuna geyik yapip, gulmenin guzelligi vardi. Acikcasi Yunan ve Hollandali arkadaslarimdan inanilmaz memnunum… Ingilizcem icinse cok iyi antreman oldu. Her gecen gun biraz daha iyiye gittim diyebilirim. Keske Londra’da da sehrin merkezine biraz daha yakin olsam ve boyle muhabbet edebilecegim arkadaslarim olsa diye dusundum hep… Aaa Yunan Ablam Aralik ayinda ne yazik ki ulkesine geri donuyor. Olsun ben bu kardesligin sureceginden eminim! Bu gece boyunca saydigim uclunun yaptigi sebeklikleri gorseniz inanilmaz eglenirdiniz. Farkli kulturlere ragmen bu kadar iyi anlasabilmek cok hos! Hmm aslinda dusundum de hic de farkli degiliz. Musakka her yerde Musakka!!! (Yunan ablamla musakka uzerine yaptigimiz espriler vardi da…)

Aaa asil olay… neredeyse bu aksamki etkinlige katilamayacak olmam… Yani buuu kadar insan arasindan bir tek ben kiyafet konusunda… ” Hmm sanirim sizi alamayiz iceri, bla bla” seklinde kot ve spor ayakkabisi giydigim icin uyarildim. Isin komigi benden baska biiii suru insan kotla iceri girdi ve kimse uyarilmadi, bir tek ben… Kapinin onunde biraz bekledikten sonra, uzerindeki montu cikardim ve saclarimi savura savura iceri girdim! Neymis 300 yillik gelenekmis, cok onemliymis boyle giremezmisim… Simdi tamam kot ve spor ayakkabim olabilir ama uzerimdeki bluz gayet guzeldi… Ustune ustluk, yemek yiyecegimize gore oturuyor olacagim ve oturuyor olacagima gore kotumu kim gorecek yahu! Ve ve… En onemlisi, altina etek niyetine birseyler giymeye calismis bircok bayan benden kotu gorunuyordu, ben gayet makyajli ve siktim bircok insana gore! Haaa ne oldu, oturdum yedim ictim… :) Isin komik yani, kiz beni kenara aldiktan sonra o kadar abest kiyafetli insani iceri aldi ki… ben gecerken benden ozur dileyecegini sandim, yok ama o sanki beni lutufen iceri aliyormus gibi davrandi! Yunan ablam benden cok sinirlendi bu olaya… “Bu ne bicim misafirperverlik, hem son dakikada “Dress Casual” uyarisi yapiyorsunuz, hem de 300 yillik gelenek geyigini gozumuze sokuyorsunuz, O zaman 2000lik misafirine iyi davranacaksin diyen Hz. Isa gelenegine ne oldu?” diye soylendi bayagi… Ben de gayet emin, amannn… nasilsa alacak beni iceri takma sen diye onu yatistirdim. :) Yaa vallahi guzel giyinmistim! Hatta ustumdeki bluz, Muzaffer’in ailesiyle Calgan’a kahvaltiya gittigimizde giydigim mor bluzdu. Bakin facebook’tan… Cidden guzel :) Haa bu kadar laf yedigim, 300 yillik gelenek neymis derseniz, inanin bilmiyorum! Yani bir ara haydin bi ayaga kalkin dediler yemek servisi basinda… Saniyorum bi Latinca dua okundu (Muslumanim ne alakam var di mi?!?!? 😛 ), sonra yemek salonunda kiliselerdeki gibi muzisyenlerin oturabilecegi bir balkon vardi, 4 kisi cikti guya caldilar ama salon o kadar gurultuluydu ki kimse birsey duymadi. Aslinda duymamak iyiydi, zira flut calan bayan hem flut de hem de sarki soyleme de pek fenaydi. Sonunda 300 yillik gelenegin en saf gozuken insani yemek salonuna sokmamak oldugu yonunde teoriler gelistirdik! Ne olursa olsun… ben butun gece cok eglendim, ozellikle masa da “Ingiliz” asilzadelerini taklit ettigimiz zamanlar gulme krizine girdim.

Rudy (Hollandali): My dear? Do you want another glass of wine? (Super Ingiliz aksani taklidiyle, cene iyice havaya kaldirilmis, gozler kisilmis, dudak iyice buzulmus, kaslar yukariya dogru kocaman bir yay yapmis)

Silia (Yunan): Oooh my lord, yes please… (serce parmak havada, igrelti gibi tutulmus bir bardak elde, aksan, durus Rudy’ninkiyle ayni)

Deniz: PPPUUUAAAAHHHAAHAHAHAAA!!!!

Son olarak diyebilirim ki… Cambridge inanilmaz guzel… inanilmaz yasanilasi! Tabii bol yagmurlu! :) Postdoc’a buraya gidecegim karar verdim :) Hatta ikinci bir doktora mi yapsam diyorum, zira katildigim konferans “Psychometrics” uzerineydi ve cok ilgi cekici gozuktu bana! :)

At Kadehi Elinden, Bin Parçaya Bölünsün

Wednesday, July 22nd, 2009

Evin yikimina basladik millet, duyduk duymadik demeyin. Mutfak dolaplari sokuldu, girişteki vestiyer parcalara ayrildi. Ev, giristen bakinca biraz daha bos gibi. Ama iclere dogru gidince… her yer koli koli, irili ufakli… Ben bu kadar cok esyamiz oldugunu, daha da otesi bu kadar esyayi bir sekilde bir yerlere tikistirmayi basarmisiz. Nasil mi? Soyle bir ornek vereyim. Bir gece oturdum, Denizcim yataginin civarina yigdigim esyalari, komidinini ve yatak alti cekmecelerini bosalttim. Ertesi gun Maliler geldiler ve yatagin gitti :) Bazayi soktuk oyle cikardik odadan. Yatagi kaldirinca bir de ne gorelim, altindan plastik cam agacimiz cikti. Cekmece idi sagi soluydu derken altina bakmak hic aklima gelmemis. Muzaffer “atalim, sonra olmadi yenisini aliriz.” dedi ama ben evlendikten sonra yilbasi partisi verecegim daha di mi? Ihtiyacimiz olacak kesin, diye duzgunce kutusunda topladim, tamamini bantladim. Yarin da apartmanin altina, apartman sorumlumuz Adem Bey’in bana gosterdigi yere indirecegim… sanirim.

Baslamak bitirmenin yarisidir derler, simdi nedenini daha iyi anliyorum. Evin islerini bitirmeye artik daha bir yogunlasmamiz lazim, ne de olsa koltuksuz olur da mutfaksiz ev olmaz di mi? Bu arada 1 haftadir mutfaksizim. Zaten pek kullanmiyordum kabul ama lavabomu ve onun üstünde duran, icinde bardaklarimin oldugu dolabi coook ozledim.

6…7… Kaldigi yerden aynen devam!

Thursday, July 16th, 2009

Sabahtan beri parmak hesabi yapmaya calisiyorum… Olmuyor, olmuyor… Bir yerlerde surekli yanlis yapiyorum! 6 yil… cik… 7 yil… belki… neredeyse ceyrek asirlik bir asinalik var diyecegim ama… sanirim bu gercek yili degil, hissettigim yili isaret ediyor?!?! Biraz beyin jimnastigi yapmakta fayda var! Ilk ne zamandi??? Nerede ve nasildi? Saniyorum ilk bir minibusun arka siralarinda, deli-dolu, ipek gibi bir kizin yaninda… kocaman bir gulumsemeyle… bir abi sicakliginda… Nevsehir yollarinda! Yanindaki kipir kipir kiza inat… sakin…

Ilk goruntu… uzun-kum dolu saclara sampuan ve kurutma makinesi yardimi…Ikinci goruntu… hareket halindeki otobusun arkasindan bir koca torba icindeki guvecle kosturmaca, ilaveten bir patates cuvalini arabanin icine atmaca… ucuncu goruntu… minibusun icinde, yaninda uyuyan ipekkizin uzerini ortmece… vee son goruntu… gezi yorgunluguna ragmen son kuvvet ipekkiz ile yastik savasi yapmaca…

Goruntuler uzerinde dusunmeye basladikca hangisi ne zamandi, neredeydi… hepsi birbirine karisti! Belki de son birkac yilin butun anilarinda olmasindan kaynakli… Insanin bir omur boyu yaninda gezen golgesi gibi! Kotu anlamda degil… oyle kiskanc bir golgeden bahsetmiyorum… Bir abi, sicacik bir kalp, kocaman bir sarilis gibi… Sabahtan beri saymaya calisiyorum ne zamandir boyle yasiyorum diye ama olmuyor bir turlu… Sanki yasadigim tum zaman boyunca boyleymis gibi… ve boyle olacak gibi…

Dusununce ODTU’nun son gunlerini… Bir nevi rituel olmus sanki… sabahleyin bolume giderken su kaynaklari laboratuarinin parmaksiz penceresine kacamak bir bakis atmak… ogle vaktine dogru sabirsizlanip telefonun tuslarina hizlica basmak… ogle yemeginden sonra soyle guzel bir kahve keyfi yapmak… belki de ormana dogru yurumek… aksam vakti yaklastikca sinema planlari yapmak, arabayla herkesi toparlamak… ya da Guvec’te sisinceye kadar yemek… midede yer olmamasina ragmen incir uyusturmasi ve taze cayla cilalamak… ya da Kafes’e kapagi atip saatlerce saatlerce konusmak, koy ekmegine tost yemek, kahve kahve kahve icmek… Tum 5i1yerdeler Kafeste pazar kahvaltisi yapmak (Ipekkiza soz… yapacagiz beraber)… Cukurambar Kalesinde Ankara isiklarini seyredip, konusmak konusmak konusmak…

Dedim ya… 2 saat sabahtan, 2 saatte ogleden sonradan ve de uyku saatlerini cikarin, geriye kalan tum zamani doldurmus iste! Sicacik, kocaman bir sarilis… Stresten ara ara titreyen eller… ama sarilirken kocaman, kuvvetli! Dokunurken narin belki ama, korurken saglam… Belki simdi uzak ve rituel bozulmus ama… bakinca, yani dikkatlice bakinca tam kalbinin ortasinda… bir dost, bir gezidas, bir abi, sicacik bir sarilis!!!

Canim… baska bir kelime daha iyi anlatamaz herhalde… Canim… Bircok kelimeyle ya da hicbir kelimeyle… En dogru, baska nasil anlatabilirim ki seni… Canim… Iyi ki dogdun! Tum gun anilarimizin denize daldim durdum… O kadar cok ki… Hangi birini anlatsam az… Daha bircoklarini da ekleyecegiz bu denize… Iyi ki varsin… ve iyi ki hep yanimdasin!

Ister ayni sehirde olalim, ister dunyanin birer ucunda… bil ki goremedigim her saniye ozluyorum seni! Vee ozledigim her anda kalbimin icinden seninle konusuyorum… Iyi ki dogdun Muuuussshhhhaaa… Iyi ki dogdun canim, dostum, abim…

Veee bu kadar duygusalliktan sonraaa… Hep birlikte eslik ediyoruz bu uc arkadasa… (goremeyenler icin: http://www.youtube.com/watch?v=yolLqx6k1OM )

Bir de fark ettim ki hayatin, hep bir kosesinden bir guvecle cakisiyor… Bakiniz asagidaki fotoya… “Karides Guvec”! Bakiniz Nevsehir anilarina “Guvecle otobus kovalamaca”! Bakiniz favori yeme mekanina “Guvec”! Nasil bir tesadufse!!! Burnuma guvec kokulari geliyor!!! :)

Musa2008

3, 2, 1… Action

Thursday, July 16th, 2009

Millet! Biliyorum carsambayi gectik. Ama son gunlerde aklinizin alamayacagi kadar yogunum. Dun yorgunluktan oturdugum yerde uyuyakalmisim. Insallah bu aksam firsat yaratip blogtaki koseme donecegim. O zamana kadar… hadi canim, bye…

1516, Flanagan’s ve 3G

Monday, July 13th, 2009

Nasil baslik ama? Hem gizemli hem de etkileyici degil mi? Kusura bakmayin son dönemde basiklarimi seçerken çok düsünüyorum; ilginç olsunlar diye ugrasiyorum. Bu baslikta ayrica hosuma gitti nedensiz!

1516 Brewing Company” Viyana 1. bölgede, ya da eski kent merkezinde, kendi birasini kendisi üreten, içeride devasa bira tanklarinin oldugu, her daim kalabalik müthis bir mekan.

Ilk adim bir adet “sampler” istemek; açiktan koyuya dogru farkli renk ve tada sahip 6 minik bardak ta bira geliveriyor önünüze. Hepsini denedikten sonra istediginizden büyük boy “Vienna Style Larger” isteyip devam ediyorsunuz. Gecenin köründe 1516 ya aç ve bitap ulasmis birisi olarak belirtmeliyim ki yemek menüsüde gerçekten basarili.

Flanagan’s ise tam da 1516 nin karsisinda yer alan, 2004 yilinda avrupa nin en iyisi seçilen güzel mi güzel bir Irish Pub. Kocaman ahsap masalari, enfes müzikleri ve irlanda ya inat “soguk” servis ettikleri Guiness leri ile sahane bir yer gerçekten.

Flanagans

Bir aksam da ikisine birden gidilebiliyor olmasi ayri bir güzellik elbette… Hatta eve dönmeye niyetlenip 1516 ya gitmek, oradan çikista biraz dolasip eve dönelim dedikten sonra Flanagan’s a girivermek ve sabahin 4 ne kadar oturmak apayri oluyormus.

Bütün bu bar muhabbetini nasil 3G ye baglayacagimi merak ediyorsunuz degil mi? hemen anlatayim!

Çok sevdigim ve çok özellikli sahane bir cep telefonum var, görenler biliyor kendisini pek bir seviyorum. Ama buraya ilk geldigimde aldigim hat, Türkiye yi aramasi acaip ucuz idi ama gps simi bile desteklemiyordu. Bende geldigimden beri avusturya operatörlerinin web sayfalarini karistiriyorum elbette. Bir tab da operatör sayfasi, digerinde google translate… almanca dan çevir çevir okudum. Sonunda kendime yine oldukça uygun ücretlere sahip post-paid bir hat begendim: hem de 3G li.

Cuma sabahi 1. bölgedeki operatörün subesine gidip USIM kartimi edindim. Her ay ödedigim telefon parasindan 17 oyro fazla ödeyip hem ayni türkiye arama ücretlerine hem de kotali ama cep telefonu için limitsiz sayilacak bir data paketine sahip oluverdim. Detaylarini kendi blogumda yazacagim. ama o günden beri çok egleniyorum inanin.

Ben cuma aksamina geri döneyim, unutmadan yeni hattim açili açilmaz enfes bir telefon sakasi yaptim ki… dillere destan oldu. Malesef, güzel bir masa basinda toplanmisken anlatacagim hepinize.

Cuma aksaminin bir kismini havalani otoparkinda geçirdikten ve bilardo oynama planlarimiz suya düstükten sonra sevgili yunan arkadasim ile yiyecek birseyler bulup evlerimize dagilalim diyorduk ki… bir mesaj ile bütün aksamin akisi degisiverdi. Leo, 1516 ya daha önce gitmis ama adresini bilmiyordu. Ben hemen telefonumdan google ladim ve adresi ögrendim, arabadaki GPS e girdik adresi… ve 15 dakikada oradayiz. Anlayacaginiz çok ciddi bir ekip çalismasi idi…  

Cuma gecesi 4 te bitti, cumartesi ondan bile uzun sürdü. Bu kadar yogun bir haftasonundan sonra detoks moduna geçtim, dinlenip sakin sakin çalisiyorum. Ama siz gelince insallah geceleri de bos durmayacagiz. 

Yapilir mi bu bana!!!

Thursday, July 9th, 2009

Nereden baslasam anlatmaya… biiirrr koca hafta! Isitilmis konserve fasulyemi (Yasasin Kovboylar!!!) yerken bunu dusundum durdum. Pek garip bir haftaydi… Bakmayin bu sakin yazisima, iki saat once tavan yapmis olan kizginligimin yerini bir bosvermislik, bir bikkinlik aldi… Bu sakinlik de bunlarin kalintilari… Nerden baslasaaamm… En iyisi dogaclama bir giris yapayim artik olaylara…

Efendim bildiginiz uzere gecen yaz Ayca-Elcin-ben uclusu, Ispanya (Madrid, Barcelona) ve Portekiz (Porto, Lizbon) turu yapmistik. Bu turun tadi damagimizda kalmisti ve bu sene de benzer bi tur yapalim istedik. Her ne kadar Elcincagizimiz evlenme arifesinde oldugu icin turun cogunluguna katilamayacak olsa da… Bizim icin beraber gecirecegimiz zaman coklugu degil kalitesi olacaktir. Neyse planlar yapildi, Ayca-Elcin Almanya(Bonn’da) bir konferansa katilacaklardi, ben de Londra’dan onlara katilacaktim, sonrasinda ver elini Hollanda (Amsterdam, Roterdam) ve Fransa (Paris)! Ne yazik ki bu isler umdugum gibi gitmedi ve ben daha ilk kez Almanya Elciligi kapilarina varmamla sorunlar bas gosterdi. Oncelikle pasaportumu mumkun olan en uzun sureye uzatmami istediler… Tamam dedim, elimiz degmisken 5 sene uzattim. Arkasindan Turk Elciligine (tamamen benim hatam sonucu oldugunu dusunuyorum, o zamanlar sunum zamanimdi ve kafamda bir suru sey vardi.) pasaportumu postaya vermis, bu da benim Almanya Elciligine basvurumu geciktirdi. Pasaportumu aldiktan sonra Almanya Elciligine gitmeye yeltendigimde ise telefonla randevu almam istendi. Vakit kaybetmeden aradim ve bumm… Bana verilebilecek en yakin randevu tarihi temmuz sonu idi! Bana yapilan bu espriye nasil gulsem bilemedim, zira Almanya’daki kuzenimden gelen davet mektubunun suresi temmuz sonunda doluyordu! Neyse Ahh-vahh etme zamani degil dedim ve bu durumda ne yapabilirim diye dusundum. Aklima gelen en pratik cozum, baska bir Schengen Ulkesine basvurmak oldu. Neyse, gozume Belcika’yi kestirdim ve turistik amacli basvurumu, sabahin korunde vize basvuru ofisine yaptim. Bu ofis, Belcika, Italya, Ispanya gibi bircok ulkenin de basvurusunu kabul ediyormus. Basvuruyu yaptiktan sonra bekleme surecinin gecmesine kaldi butun is… Bu arada bos durmadim, bari buradayim dedim… doktora calismami hizlandirdim.

Gelelim dune… Dun baktim buradan Avrupa’ya cikis yok. Bari dedim bos durmayayim, su “National Insurance Number” zamazingosundan alayim. Internette azicik arastirdiktan sonra aramam gereken telefon numarasini buldum ve derin bir nefes alip numarayi aradim. Karsima cok tatli bir teyze cikti ve sasirtici bir sekilde cok guzel, tane tane konusuyordu. Boylece telefon gorusmesi korkumu yenip basladim derdimi anlatmaya… Bir 10 dakika karsilikli konustuktan sonra… nasil oldu hala anlayabilmis degilim… Bu donem kacak calisiyor konumuna dustum. Teyzecigim gayet sakin, bu numarayi aradigina gore amacin kacak calismak degil bence bir an once su numarayi ara… basin derde girmesin dedi. Ben hafif saskin, hafif “aldin mi basina belayi” tadinda guldukten sonra, soyledigi numarayi not ettim, arka arkaya tesekkur ettikten sonra telefonu kapatip, yeni verilen numarayi aradim… Vallahi bundan sonra kac degisik numarayi aradim, kac degisik insanla konustum bilemiyorum ama telefonda konusma fobimden eser kalmadigini soyleyebilirim… “National Insurance Number”i verecek olan Job Center, benden yazili bir calisma izni istiyor ve ogrenci vizem oldugu icin “Home Office”den bir sekilde calisma izni almam gerektigini soyluyor. “Home Office” ise ogrenci vizem oldugu icin haftalik 20 saate kadar calisma iznimin oldugunu soyluyor. Yazili olarak nereden bir belge alabilirim kimse soylemiyor… Tabii butun bu telefon konusmalarindan sonra isyan bayragimi actim ve bilgisayar basina dondum. Basladim arastirmaya… Sonuc olarak, iki e-posta adresi buldum, biri Job Center’dan digeri Home Office’den… Ikisine de derdimi ve ogrenci vize kopyami ve polis kaydimi yazili olarak ilettim. Home Office’den gelen cevabin icinde…

The student category of the Immigration Rules has been replaced by Points Based System Tier 4, with effect from 31st March 2009 – see above for details.
Unless their visa states otherwise, a person who is aged 16 or over, and  holds valid leave to enter or remain as a student or under Points Based System Tier 4, for 6 months or more, may undertake employment for:
*                20 hours per week during term time
*                Full time during vacation periods
A student must not engage in business, self-employment or the provision of services as a professional sports person or entertainer.  A student is not permitted to pursue a career by filling a permanent full-time vacancy.
You can continue working full time when your studies are completed for a period of four months or until your visa expires, whichever is sooner, whilst waiting for your examination results, prior to attending your graduation ceremony or before commencement of your new course.”

seklinde bir ifade geciyordu bunu da sonrasinda Job Center’a gonderdim. Sonrasinda bugun sabah Job Center’dan sesi cok tatli olan bir bayanla e-postalastik, sonrasinda konustuk ve yarina bir randevu ayarladik. Bu noktada ilk sorunumun bir parcasi hortladi tekrardan… Bu gorusme icin pasaportumun orjinaline ihtiyacim vardi. Neyse sansli oldugumu dusundugum bir gundu ve ben de sansimi zorlamaya karar verdim, pasaportumu almak icin “Vize Basvuru Merkezi”ne gittim. Elime tutusturulan sira numarasina bakip onumde yaklasik 100 kisinin oldugunu hesaplayinca biraz umidim kirildi ama ne kadar uzun surebilir ki bir kisinin pasaportunu vezneden almasi dedim. Sirami beklerken, etrafimdaki “Pakistan, Hindistan, Arab ve Cin” vatandaslarina bakip Avrupa Birligine ne kadar da yakiniz diye dusundum aci aci… Sonradan cogu insanin zarf icinde pasaportlarinin yaninda bir de ikiye katlanmis A4 kagidi aldiklarini fark ettim. Hmm sanirim tam o sirada ben bu vize isinde umidimi yitirdim! Neyse numaram duvarda yanip sondu, vezneye yanastim… elime bir zarf tutusturuldu ve topuklarimin uzerinde donup dogruca disari ciktim… Vee evet son dakikada fark ettigim gibi ilac prospektusu kivaminda 3 adet A4 kagidi da benim zarfimda vardi. Neden bilmem ben kocaman kirmizi bir damga bekliyordum pasaportumda, “REFUSAL” gibi birsey yazar diye dusunmustum. Sadece “su tarihte Belcika Elciligine basvurmustur.” yazili silik bir damga vardi bir sayfada… O kirmizi dangayi gormedigim icin belki ben yanlis anlamisimdir diye evirdim-cevirdim sayfalari… Ama A4’un ikiye katlanma izinin hemen ustunde yazan “… the decision to refuse the issue of a visa in …” aciklamasi, kucucuk de olsa yanan umut isigimi pofff diye sonduruverdi. O noktadan sonra 1 saat kadar sacma sapan saga sola yurudum, hani kendimde olsam, tamamen kaportasi tamamen “carbon fiber”dan yapilma BMW Z4 Coupe’yi durup daha da iyi incelerdim ya da Londra’nin en unlu Jazz Bari, Ronnie Scott’s Jazz Club’in onunden gectigimi fark eder, kapisindan iceri kafami uzatirdim… Ya da Foyles, Londra’nin en buyuk kitapcilarindan biri, icinde dolasirken “Carbonel” serisine de bir bakardim… Ya da Diet Cola diye aldigim seyin aslinda “Diet Coke Cherry” oldugunu fark ederdim (Kesinlikle tavsiye etmiyorum, ben begenmedim kiraz tadini!)… Acikcasi kendime gelmem, metroya binip bes durak gittikten sonra oldu. Bir an metronun camina vuran kaslari catilmis suratima bakinca… Ne kadar kizgin oldugumu anladim. Simdi o halimi dusununce, sanirim cok fazla anime seyrettim bu aralar, su sekilde hatirliyorum kendimi!

Angry Dee!!!

Hala inanamiyorum, sen kalk ODTU’den mezun ol. Ustune Yuksek Lisans’ini yap. Onla da yetinme… git LSE’ye Doktorana basla… Senin ne haddine Belcika, Hollanda, Fransa, gezme, tatil!!! Hani vize basvuru ucreti, yok servis ucreti konusuna giremiyorum bile… Onlari dusunsem su usteki arkadas geri donecek!

3 sayfalik ne yazmislar diye merak ediyorsaniz, cidden pek bisey anlamadim ama yazinin bir yerinde 30 gun icinde itiraz edebilirsiniz diyor. Haa nereye itiraz edebilecegim biraz mechul. Azicik arastirinca… yarisi Fransizca, yarisi Hollandaca bir sayfada cikmaza giriyorsunuz. Sayfayi bir sekilde cevirtirseniz, Bruksel’de bir yere basvurabileceginiz soyleniyor. Ama nedir basvuru sekli pek anlatilmiyor. Zira iki telefon hatti verilmis biri Fransizca digeri Hollandaca… Super otesi yani!

Hadi gene iyi yanindan bakalim, oturacam, adam gibi doktorama calisacam artik, gezide harcarim diye ozene bozene biriktirdigim param da cogunluguyla bana kalacak… Aman iyi iyi… hem hocam belki tatile gitmedim diye daha kolay izin verecek Turkiye gezime… Yok ama kusura bakmasinlar, bunca insan elini kolunu sallaya sallaya geziniyor dunyanin dort bir ucunda… bi bana calisiyor su ulke sinirlari, vize isleri… Tipimde bir yamukluk var diyecem ama… Ahhhh!!!!

Boyle gecti bir hafta…

Wednesday, July 8th, 2009

Tekrar merhaba…

Bu aralar hayatim coook siradan. Calisiyorum, eve geliyorum biraz ev isi yapiyorum ve uyuyorum. Gerci sakin zamanlar bunlar, haftaya bir de evin yikimi kirimi baslayacak. O zaman gorun beni.

Evet… pek bir sey yapmadik. Bir kac hafta oldu galiba, Izmir’e gittik ve gelinligime karar verdik. Pek oyle dusundugum gibi gitmedi aslinda. Deniz’e de anlattigim gibi, herkes pek siradan bir olaymis gibi karsiladilar benim gelinlik denememi. Muzaffer diyor ki annemin yaninda cok caktiramamis ama heyecanlanmis. Gorecegiz, ne de olsa sirada damatlik alisverisi var. :)

Gelinlik

*Resim Pronovias Gelinlik Internet Sitesinden alinmistir.

Evin mutfak cizimleri tamamlandi, kesinlesti. Dolaplarin yapimi yakinda baslayacak. Haftaya sokume geliyorlar ki ben tesisat ve yerle ugrasabileyim. Kirim baslamadan esyalari, ozellikle kisliklari temizleyip kaldirmaya calisiyorum. Su havasi alinan torbalardan birakmis annem evde. Doldurup doldurup havasini alip doaba diziyorum. Haaa.. bu arada… Denizcim senin giysi dolabini benim odaya tasittim. Sandigimin aksine bayaa ferah oldu. Bazi esyalar gidici… onlari da bana temizlige gelen Yildiz Hanim var, o alacakmis.

Bunlarin disinda… hafta sonu Oke ve Ezgi ile gorustuk. Mali’yi de kaptik onlara gittik daha dogrusu. Hepsinin selami var size. Bir parca kulaklarinizi cinlattik. Calgan’da bir aksam yemegi yedik, hafif ve guzel bir yemekti. Ankara’da bu hafta hava cok bogucu idi, basik ve yagmurlu. Calgan’daki kacamak biraz da bu yuzden epey ferahlatici geldi. Sonra Okeler’de Pictionary oynadik. Ezgi ile ben bir ekiptik, Ezgi ile omuz omuza verip de oyun kaybedilmez canim. Zehir gibi valla. Bilirsiniz bu oyunu, Tabu’daki gibi bir kelime cekiyorsunuz ve cizerek anlatiyorsunuz. Oke sonuna dogru ” yok kardesim, ben bu dunyada yasamiyorum” diye isyan etti :)

Sinemaya gittik, Transformers’a… 2.si cabuk mu geldi bu filmin, hic hazir degilmisim. Filme saka gibi belki ama sirf MeganFox’u gormeye gittim. Sanirim cogunlugun hedefinin bu olacagini onlar da dusunmusler ki film boyunca kizcagizin cani cikti oradan oraya kosmaktan. Neyse… ben eglenceyi Buz Devri 3’e sakliyorum. :)

…Kalbur Saman Icinde

Wednesday, July 8th, 2009

Madem masallar diyarinda bir gezintiye basladik izin verin sizi yeni kesfimle tanistirayim. Oncelikle ufak bir soru sorayim. Bir masalin ilginc yapan faktorler nedir? Size yepyeni, daha once hic gitmediginiz ya da hayalini bile kuramadigimiz bir dunya sunmasi (bakiniz Middle Earth, Neverland, Land of Oz, Wonderland, vb.)… Cok cesitli karakterler icermesi (burada tum listeyi vermeyi isterdim ama soyle ozetleyeyim… hobbitler, elfler, cizmeli kediler, insanlar, kuklalar, vb.)… Iyi ve kotuler… Iyinin kotu, kotunun de iyi olabilme olasiligi, yani mukemmellikten uzak olunmasi… nerede ve hangi kosulda olunursa olunsun, sacma sapan bir espri ya da sakarlik yapan karakterler (buna en iyi ornek Lord of the Rings’ten Pippin olabilir.)… Ve tabii ki de hayalgucumuzu zorlayan gucler (ucmak, gorunmez olmak, buyu yapabilmek,vb.)… Tabii daha sayabilecegimiz bircok karakteristik ozellikleri var masallarin, bunlarin hepsini sayabilmem ne yazik ki mumkun degil. Zira bu konularda o kadar da uzman sayilmam.

Ama en azindan size yukarida saydigim ozellikleri sunabilecek yeni kesfimle tanistirabilirim. Kendisi aslinda CNBC-E tarafinda yayinlandi. Ne yazik ki o zamanlar seyredememistim. Bu haftasonumu senlendiren yeni kesfim: “Avatar: The Last Airbender” adli anime… Animeleri oldum olasi severim ama o kadar da buyuk takipcisi olmadim hicbir zaman… Denk geldikce seyretmisimdir cogunu… Ama ne zaman “Avatar” lafi edilse bircok anime severin kendisinden pek bir saygi ve sevgiyle bahsettigine sahit oldum. Ehh bu haftasonu Avrupa Turuma baslayamadigim icin (ki gorunen o ki o turumu iptal etmis bulunmaktayim! O bambaska bir hikaye…) artik “Avatar: The Last Airbender” serisine baslamaya hazirim dedim kendi kendime… Oncelikle sunu belirteyim, hepbiri yaklasik 20 dakika olan bolumler sizi yaniltmasin… cok zamaninizi almayacak gibi gorunselerde pazar gunumun tamamini… evet 24 saatini… harcattilar bana… Gozumu bile kirpamadim. En son bilgisayar ekranina bakmaktan basim agrimaya, midem bulanmaya basladi ki anca o zaman kopabildim bu seriden… Vee tahmin edebildiginiz gibi 2 gun icerisinde 3 sezonluk “Avatar” serisini bitirmis bulunuyorum. Yoo hayir, kafayi yemedim… delirmedim de… neden boyle seyrettin derseniz, inanilmaz heyecanli bir animeydi. Cidden bir sonraki bolumu merak ederek uyuyamazdim zati…Dedigim gibi cok gelismis bir anime kulturum yok ama gercekten basarili buldum bu seriyi…

Avatar: The Last Airbender

Seri, resimden de goreceginiz gibi, 3 sezondan yani 3 kitaptan olusuyor: Book 1 – Water, Book 2 – Earth ve Book 3 – Fire… Hikaye resmin sol alt kosesinde gozuken dunyada geciyor. Bir zamanlar bu dunya Ates, Su, Toprak ve Hava Uluslari uyumlu bir sekilde yasiyorlarmis, bu denge Ates Ulusunun savasi baslatmasiyla bozulmus. Yalnizca dort elementte ustalasmis olan Avatar bu savasi bitirebilirmis… Ustalasma derken… Hava-, Su-,Toprak- ve Ates-bukmeden bahsediyorum. Fakat bu dunyanin Avatar’a en cok ihtiyaci oldugu anda o ortadan kaybolmus… Ve hikaye buradan baslar… Sizce de heyecan verici degil mi? Tum gucune ragmen olacaklardan korkup kacan bir kahramanin kendisini kesfetmesi, yanlislariyla yuzlesmesi, onun macerasina ortak olan dostlar ve onlarin kendi yuzlesmeleri, suya, havaya, topraga ve atese hukmedebilme… Emin olabilirsiniz, Avatar’la birlikte cikacaginiz yolculuktan pisman olamayacaksiniz!..

P.S.: 1. Avatar bir Japon Animesi degil, Amerikan yapimi… cizimler tabii ki Japon Animelerinden etkilenilerek yapilmis… Dogu ve Guney Asya kulturleriyle Bati kulturunu karistirmaya calismislar…Cok da iyi olmus!

2. Her ne kadar ben Nickelodeon cizimlerine cok sicak olmasam da… Bunu cok guzel buldum.

Tinker Bell Store ve Tazecik Çilekler

Tuesday, July 7th, 2009

Evet bugün sali ve ben yazimi yazmakta geç kaldim. Tamam itiraf edeyim en bastan ve rahatlayayim dedim, dün çok yogun bir haftabasi geçirince aksamin kalan saatlerinde ekran basinda yalniz olmaktansa muhabbet etmeyi tercih ettim. Iki tane milkshake kapip Leo nun yanina geçtim… hmm evet dondurma ve milkshake mevsimi çoktan geldi. Komik olan buradaki McDonalds in orta boy shake satmamasi; ya küçücük ya da kocaman!

Haftasonunda Leo nun bir yunan arkadasi ile birlikte sarap, peynir ve ekmek keyfi sürmeye viyana nin güneyindeki minik kasabaya gittik. Masadaki konular son yüzyilin agir sorunlari idi ve bende 2 komsu bulmusken fazla fazla konustum. Bu sehin beyaz saraplari meshurmus, ben ki kirmizi tutkunuyumdur çok begeniyorum. Birkaç dilim güzel mi güzel peynir, iki dilimde sert ekmek: insan bir aksam yemeginden daha ne bekleyebilir ki, degil mi?

Dönüste Leo nun arkadasinin sehrin bir kösesinde biraktiktan sonra hem sohbet ediyor, hem de gps in yol tarifine göre 11. bölgeye dogru gitmeye çalisiyorduk ki: ben bir vitrin gördüm ve Leo nun kolunu çekistirmeye basladim. Garibim önce pek bir sasirdi ama sonra benim hayran hayran baktigim vitrini görünce kenara çekti. Iste böylece Tinker Bell Store adini verdigimiz ve yerini gps e bu isimle kaydettigimiz dükkani kesfettik.

04072009294

Önce minik bir çocuk olun sonra da kocaman bir dükkan hayal edin: içine sevdiginiz bütün kahramanlarin kostümlerini ve oyuncaklarini yerlestirin. Iste tam da ona bakiyorsunuz. Nasil anlatsam bilmiyorum: yukaridaki resim bir parça yardimci olacak muhtemelen. Ama neredeyse yok yok, Kaptan Hook tan Batman e hersey var, maskeler, isin kiliçlari, peruklar… neler neler. Sirf vitrine bakarak çok eglendigimizi düsünürsek içeride nasil bir zaman geçirebilecegimizi tahmin bile edemiyorum. Marliyn Monroe un efsanevi beyaz elbisesinden tutun da Chicago da Kathlyn Zeta Jones un giydigi o isiltili elbiseye kadar hersey var.

Hepinizin merakla bekledigi soruya cevap vereyim hemen: neden Tinker Bell?

Vitrinlerden birisi “çok özel kostümler” için ayrilmisti: hemsire, rahibe ve daha neler neler. Bunlardan birisi ise Peter Pan daki meshur minik peri kizi Tinker Bell kostümü idi, kanatlari ile üstelik :)

Gülmekten yerlere yattiktan sonra bu kesfe en yakisan adin o oldugu da kesinlesmis oldu.

Taze meyvelere dadandim bu siralarda ve nutella kavanozuma veda ettim sonunda. Çok da iyi oldu kanimca, bol bol blackberry tüketiyorum… mmm nasil da güzeller. Hafif mayhos tadlari ile… Sonunda dayanamayip çilek te aldim bu sabah, ve benim o “çilekleri güzelce dilimle üzerine biraz seker koyup dolapta beklet” tarifime uygun çilek tatlimdan da hazirladim. Hiç mi üsenmedim hemde.

07072009297

Bu hazirlanmis hali… Dolapta beklerken biraz çilek suyu salacak, çok da bekletmeden soguk soguk yenecek. Bu tatliyi ne kadar çok sevdigimi nasil anlatsam size: belki en son 1 kilo kadar çilekten yapip hepsini bir seferde tek basima yedikten sonra midemi az kalsin kaybettigim ani anlatsam yeterli olabilir :)