Archive for June, 2009

RubikCubism

Tuesday, June 30th, 2009

Türkiye de dailymotion açıktır umarım; bu video nun herkes tarafından izlenmesini diliyorum. Özellikle puzzle meraklısı tanıdığım ve çok sevdiğim 3 güzel bayanın mutlaka kendilerinden geçmesi gerekiyor.

Dailymotion adresi: http://www.dailymotion.com/video/x9ek87_top-10_creation

Önce bir örnek resim göstereyim, bakalım siz de benim gibi heyecanlanacak mısınız?

rubik

Sonra da video gelsin: bunu yapan akla ne demeli bilmiyorum.


TOP 10
by extermitent

Sabaha karsi

Tuesday, June 30th, 2009

Saatime bakıyorum; evet 03:48.. güzel ve yalnız ülkemde 04:47.. atlantiğin karşı kıyısında akşam 8:47.

Okyanusun bu yakasında yeni gün çoktan başladı ve birazdan: 4 ya da 4:30 gibi viyana da gün ağarmaya başlayacak. Beyaz geceler gibi olmasada sabah erken başlıyor bu şehirde. 5 te ortalık fazlasıyla aydınlık oluyor, köşedeki simitçi (ah keşke simitçi olsaydı ama kruvasan, kek ve çörek satan Anker) sabah 6 da açılıyor, sokaklar ise 7 de kalabalık olmaya başlıyor.

Aynen bizim ülkemiz gibi değil mi? Sabaha karşı açık bir fırın ne güzel olurdu şimdi :)

Avusturyalıların cidden disiplinli bir hayatları var, herkes erkenden yatıyor.. ve sabah erkenden kalkıyor. Şehrin sessizliği içerisinde saat 10 dan sonra gürültü yaparsanız polisi arıyorlar.. ciddiyim.. geçen akşam aşağıda parti yapan gençleri karşıdaki apartmandaki teyzeler fazlasıyla “polizei” diye taciz ettiler. Polis geldi mi bilmiyorum ama teyze çok içten bağırıyordu.

Şehrin genel sakin ve sessiz halini, az önce yürüyerek geçtiğim sokakların güvenli huzurunu sevsem de bu sessizlik bazen sinir bozucu olabiliyor.

Bugünü nasıl geçirdim hiç anlatmayım aslında! Akşam 11 gibi yunan arkadaşım Leo nun telefonu ile uyandım; beni kendi ve benim daha önce kaldığım yerdeki partiye çağırıyordu. Neredeyse bütün öğleden sonrayı ve akşamı uyuyarak geçirdiğim için önce ayılamadım.. sonra Goran ve Ana da telefonu alıp ısrar edince üzerime birşeyler geçirip yola düştüm.

Leo nun odasının açıldığı terasta oldukça enternasyonel bir insan topluluğu karşıladı beni; gece boyunca gidip gelenler olsada milletleri sayayım size: Yunan, Türk, Hırvat, Hint, Sloven, Sırp, Alman, İsveç, İspanya, Suriye… minik bir birleşmiş milletler gibi idi.. Ortada ise şarap, peynir ve çerez vardı. Birde fotograf makinaları.

30 Haziran yani yarın ya da bugün buradaki üniversite öğrencileri için dönem sonu. Özellikle değişim öğrencileri için tamamen ayrılık vakti. Bu ilginç partinin bir sebebi de bu idi.. Gidenlere hoşcakal demek içindi.

Ortada dolaşan tekila şişesini ve Leo nun arşivinden çıkardığı uzo sunuda unutmamak lazım. Bol bol içtik, bol bol eğlendik ve fazlasıyla resim çektik. dilerim hiçbiri facebook a ulaşmaz!

gecenin sonuna doğru üst katlardan taciz sesleri gelince: “polizei” duyduk yine.. Dağılmaya karar verdik. Bu bahsettiğim yer her ne kadar öğrenci yurdu olsada; masadakiler yukarıdakilerin avusturyalı olduklarını düşünmekteler. Yinede sabahın 3 üne kadar iyi sabrettiler, çünkü bir ara bir nevi sandalyeleri deviren güreş müsabakası da oldu, yere uçana çin malı nargile de. Çok şükür kimse yanmadı ya da yaralanmadı.

Planlanmayan ama çok eğlenceli geçen bir gece idi…

Geçen cuma akşamı olan veda partisinde, evet bol bol parti var bu sıralarda, çektiğim bir videoyu youtube a yüklediğimi söyleyince herkes minik bir şok geçirdi. Hatta bir ara bilgisayarın başına geçtim; tam da yüklediğime inandırmıştım onları. Özellikle video da çılgın dans figürleri sergileyen Leo ile sonunda türk-yunan iddiasına tutuştuk. Video yu youtube a yüklerden ben ona 200 oyro ödeyeceğim ama video 10bin hit alırsa o da bana 1000 oyro geri ödeyecek! O kadar alkol den sonra çok normal değil mi?

Sonunda giden herkese veda ettim ve evime ulaştım. THY tartışması ile eğlendim… kahvemi yaptım ve keyifle yudumluyorum. Kendime gelmeye çalışıyorum. Biraz dinlenip çalışmaya devam edeceğim.

Son bir not: viyana da ingilizce den türkçe ye tercüme yapacak resmi yetkili bir çevirmen yokmuş. Of ki ne of! Bir ara türkiye ye yollayıp çevirtmeyi bile düşündüm, ama sanırsam yazının almancasını almam daha mantıklı olacak.

Hepinize ayrı ayrı sevgilerimi gönderiyorum. O kadar anlattım başkalarını ama sizleri çok özledim inanın. Ayrı ayrı burnumda tütüyorsunuz. 

“Dare to read it aloud!” :)

Friday, June 26th, 2009

Acikcasi koskoca evin daha once bu kadar cok konustugunu farketmemis olmam sasirtici! Yillarin – daha dogrusu yuzyillarin – verdigi bir bilgelikle daha az konusur saniyordum ev, ama yanilmisim. Daha cok romatizmalarindan sikayet eden, kendi sesini bile duyamayan bir yasli gibi bu gece, Elm Sokagindaki bu ev! Bulundugu sokaktan dolayi biraz korkutucu olmasi beklenir di mi etrafin? Bence tam aksine… her evin huysuz homurdanislarina ragmen sakin, huzurlu bir geceyi selamliyor bu sokak… Ara ara seri ve sert adimlarla yuruyen insanlarin ayak sesleri yankilaniyor. Onun disinda pencereyi sabirsizca tiklayan bir agacin sesi… ve sahip oldugu her tahta parcasindan sikayetci evin sesi…

Hmm… tatli bir huzur… Azicik gozlerimi kapatip evin sakin, nefes alisverisini dinlemenin tam sirasi… Kimbilir cok iyi odaklanabilirsem karsimdaki kitaplardan birkac ses de duyabilirim. Azicik dikkatimi verebilirsem, belki kelimeler kendiliginden fisildanmaya baslar bana… Azicik gayret… azicik… Belki de once bildigim hikayelere odaklanmali? Ve once kelimeleri gozu kapali gormeyi istemeli… Azicik gayret… Ve belki, Edward Cullen’in o cok guzel el yazisiyla bi not…

” I’ll be back so soon you won’t have time to miss me.

Look after my heart – I’ve left it with you.”

Veee biraz daha duymaya odaklanirsam homurtular arasindaki sesleri… Bella ve Edward’in sesleri birbirine karisir…

“No! Edward, look at me!”

“I can’t believe how quick it was. I didn’t feel a thing – they are very good. “Death, that hath sucked the honey of thy breath, hath had no power yet upon thy beauty,”. You smell just exactly the same as always, so maybe this is hell. I don’t care. I’ll take it.”

Bambaska bir ses karisiyor homurtulara… Uyari dolu, endiseli bir ses… Mo’nun sesi…

“Go on, admit it, the book whispers its story to you at night.”

Ve ne oldugunu anlayamadan bir suru ses kafamin icinde… Saniyorum yanlis kitabin seslere daldim. Cok kalabalik, cok gurultulu bir kitap…

Books-of-mine

Hmm… Kitaplardaki dunyamdan cikip da gercek hayata merhaba diyecek olursak, Londra’da havanin gunluk guneslik olmasini nehir kenarinda kucuk gezintiler yaparak gecirdim bu hafta! Genellikle bu geziler benim ennn sevdigim Londra sokaklarindan birinde sonlandi… Charing Cross… Londra’nin eski ve antika kitaplarinin satildigi sokak… Adina filmler yapilmis, kitaplar yazilmis! Boyle guzel bir gunde gene klasik yuruslerimden birini yaparken kendimi birden kapisinda “Henry Pordes Books” yazan bir kitapcinin icinde buldum. Ne kadar zaman harcadim bilmiyorum ama kendime geldigimde, yere bagdas kurmus, kucagimda -sonradan ogrendim- antika degerinde bir “Robinson Crusoe”un sayfalarina dalmisken buldum. Hemen yani basimda satin almak icin dizdigim kitaplardan olusmus bir dag vardi. Saniyorum en hizli kizarmami o gun o kitapcida yasamis olabilirim. Kitapci amcamin hafif bir gulumsemesiyle benim yerden kalkma cabalarim, yanimdaki kitap dagcigini hafif bir sarsmam… Durumu toparlamak icin soyledigim abartili…

“You have a wonderful place, I fell in love with it!”

Ve amcamin hafif kikirdayarak soyledigi…

“Yeeahhh, I can see it! You’re always welcome!”

Sonra su resimde sol alt kosede gordugunuz kitaplari kucaklayip evime dondum. Saniyorum yolda hala kitapcidaki halime gulumsuyordum. Kitaplarima uzun uzun baktim, oksadim… Guzel guzel raflarima yerlestirdim. Vee o sirada gozume kitaplarim ilk defa daha bir degisik gozuktu. Oncelikle anlamadim ama… sonra biraz dusununce… kendimi Ingiliz Edebiyatinin donemlerine bakarken buldum. Elizabeth doneminin Shakespeare’i, Romantik Akiminin Jane Austen’i ve agirlikli olarak Viktorya doneminin Thomas Hardy’si, Emily Bronte’si, Lewis Carroll’u. Saniyorum bir kez daha anladim o gun… Edebiyat ya da kutuphanecilik falan okumaliymisim ben diye! Kendimle dalga gecmek istercesine Oxford Universitesinin Edebiyat Lisans programina baktim. Ikinci kez hayata gelirsem direkt basvurcagim okul olacak Oxford! :) Garip bir tesaduf sonucu da o cok begendigim Twilight serisinin yazarinin da Viktorya doneminden cok etkilendigini ogrendim. Gordugunuz gibi Oxford’a gidersem uzerinde calisacagim donemi bile sectim :)

Kitap serilerimi -Twilight ve Inkheart’tan bahsediyorum- bitirdim, simdi cocuklugumdan pek hizlica cikmak istemiyorum, o yuzden, kendimi yatmadan once masallar okuyarak ruyalara birakiyorum. Grimm kardesler sagolsunlar bu konuda inanilmaz eglenceli hikayelere sahipler. Ayrica su aralar internette Tim Burton-Johnny Depp super ikilisinin “Alice in Wonderland” filmine ait bazi resimler dustu, inanilmaz guzel birsey olacaga benziyor… Hazir olun! Lewis Carroll bu hikayeyi yazarken Tim Burton gibi bir yonetmenin elinde nasil sekillenebilecegini dusunmus mudur dersiniz? :)

P.S: Resimlerde gordugunuz dosyayi merak ediyorsaniz… Twilight serisine ait o dosya! Kitabin yazarinin internet sayfasina bakarsaniz (ki kitabi okumadan bakmanizi onermem-spoiler- durumlari olabilir), kitaba yonelik bazi ilave yazilar yazmis oldugunu gorursunuz. O dosyada da, daha once bahsetmis oldugum “Midnight Sun” ve o notlara ait kagitlar var.


AILELER… ILISKILER…

Wednesday, June 24th, 2009

Gecen hafta yazamadim… once bunun icin ozur dileyeyim. Gectigimiz hafta isleri ve evi toparlama ile gecti. Nedeni de haftasonu icin evde misafirlerim olacakti. Annem, babam ve Iskenderun’dan arkadaslari olan Sener Amca ve Ipek Teyze, haftasonu icin bana geldiler. Annem babam cuma gecesi geldiler, firsatan istifade deyip “Anadolu Sofrasi”na gittik. Babam da annem de mekani begendiler :) Sizi de ilk firsatta goturecegim yerlerden biri orasi olacak. Sener Amcalar ise ertesi gunun sabahi geldiler. Ayni gun ogleden sonra ITU Metalurji Muhendisligi 70 senesi mezunlarinin toplantisi vardi. Gecen sefer annem anlata anlata bitiremedigi icin bu sene ben de gitmeye karar verdim. Atilim Universitesi havuz basinda mangal partisi tadinda bir toplanti oldu. Herkes kucuk de olsa bir anisini anlatti topluluga. Inanir misiniz, beni bile konusturdular.

Sener Amca ve esi tahminimizi bozdular ve hemen o aksam donus yolculuguna ciktilar. Biz de ailecek bir pazar gunu gecirdik. Peki ne yaptik… dolap duzenledik, esya paketledik ve bazi mobilyalarin yerini degistirdik. Yorulunca da disari ciktik ve… ceyizlik esya baktik. Evet evet, yemek takimi, tencere tava, bir iki koltuk, azicik perde renkleri… Sanirim kiz evlendirmeye calisinca boyle oluyor. Sonra da gectik acik havada bir aksam yemegi yiyelim dedik… yagmur baslamasin mi? O sirada mustakbel kayinpederim telefon etti, caya davet etti bizleri, kalktik gittik. Muzaffer haftasonu is icin Istanbul’a gitmisti. Ha simdi ha birazdan gelir diye bekleye bekleye… biraz gec kalktik yani Muzafferler’den.

Pazartesi sabahi babami yolcu ettik… ve ondan beridir son surat calisiyorum. Aksamlari annemle film falan seyrediyoruz, hazirliklarla ilgili yapilacak isler ustune konusuyoruz. Toparlaniyoruz… cunku yarin Izmir’e gececegiz, annem, Muzaffer ve ben. Artik zamani geldi, gelinlik bakmaya gidiyoruz. Evet kararimi verdim, gelinligi Izmir’de diktirecegim. Son dakikalara kadar ofiste yorulup da surat bir karis provalara gitmek yerine, bir gun oncesinden Izmir’e gidip biraz isten uzaklasip provalara oyle girmek istiyorum. Eh.. az bucuk modele de karar verdim. Once bir terzi ile goruseyim, onun da resmini buraya ekleyecegim.

Davetiyelere de karar verdik gibi, yakinda bir yer bulup bastiracagiz. Ama biliyorsunuz tarihler belli, 26 Eylul Izmir ve 3 Ekim Konya… planinizi programinizi simdiden ayarlayin. :)

Tuna nin kiyisindaki sehir; Viyana

Monday, June 22nd, 2009

Mart ayinin son gününde, günes batmadan önceki saatlerde THY nin kanatlari altinda geliverdim Viyana ya, orta avrupa nin küçük ülkesi Avusturya nin aristokrat baskentine. Belki bu kente ikinci sefer ayak basiyordum, belki öncekinden biraz daha büyük bir valizim vardi yanimda, ama ilk defa dönüs biletimi almadan gelivermistim. Uçaktan gördügüm manzarayi, havalanindaki o ilk adimlarin heyecanini, telasini ve farkliligini anlatmam mümkün degil.

Simdi arada geçen neredeyse 3 aydan sonra, yeni arkadaslar edinip yeni sokaklara alistiktan sonra farkli bir gözle bakmaya basladim ve artik neden dünyanin en yasanasi kenti olarak seçildigini anliyorum. Avusturya li larin gururla kurduklari bir cümle bugünlerde; “Viyana bu sene Zürih i geçerek birincilik koltuguna oturdu”.

Mozart.Pembe

Viyana ya ilk geldigim günlerde sehir merkezindeki kitapçilarin ingilizce kitap arsivlerini karistirarak kendime bir sehir rehberi satin aldim. Bol yazi ve az resim felsefeme dayanarak seçtigim rehberimin açilis cümlesi “süphesiz her ziyaretçinin Viyana dan dönüste evlerine götürmek istedikleri yegane sey kentin toplu tasima sistemidir” idi. Ilk basta diger büyük avrupa kentlerinden ne farki var desemde, ilk haftamin sonunda bende ayni kaniya vardim. “Güven” esasli bilet sisteminin konforuna, tikir tikir isleyen sefer saatlerine ve kenti ag gibi ören “mükemmel” sisteme alistiktan sonra; dönüste cebime koyup yanimda getirmeyi öyle çok isterdim ki.

Nerede ilk defa okudum, ya da ilk defa kim bana “Viyana nin kenar mahallesi olmadigini” söylemisti hatirlamiyorum. Beni en çok etkileyen de bu olmustu. Kimi ufak kimi büyük 23 bölgeye ayrilmis olan kentte belki çok güzel ve pahali evlerin oldugu semtler vardi ama hani o adini anarken bile insanlarin çekindigi tek bir yer bile yoktu. Dünya savasindan bu yana sürdürdükleri “sosyal sehir” anlayisi ile insa ettikleri evlerde düsük bir kira bedeli ile kalabilme olanagini herkese sunduklarini, Karlsplatz da yasayan evsizlerin “gerçekten evsiz olmayi tercih ettikleri” için evsiz olduklarini ise daha sonra ögrendim. Simdilerde göçmen nufusunun yogun oldugu bir semtte yasiyorum belki, ama günün herhangi bir saatinde disari çiktigimda kendimi daha önce hiç hissetmedigim kadar “güvende” hissediyorum. Özellikle kendi ülkemin aksine, kösedeki ilkokulda okuyan çocuklari okul çikisinda kimsenin karsilamadigini gördükten sonra.

Mozart.Sari

Bebekler için tipki arabalarda oldugu gibi bisiklet koltugu oldugunu, dünyada takim elbisesi ilebisiklet üstünde ise giden insanlarin yasadigini, yaya geçitlerinde dört tekerleklilerden daha çok iki tekerleklilere dikkat etmem gerekebilecegini de ilk defa Viyana da ögrendim. Yaya geçitlerinde kendinizi yola rahatlikla “gözünüz tamamen kapali” atabilirsiniz, aliskanlik yapmasi ve ülkenize dönüste ezilme tehlikesi ile karsi karsiya kalmaniz disinda malesef hiçbir tehlikesi yoktur.

Her ne kadar zevkime ve standartlarima uygun bir kirtasiyeci kesfedemedim henüz ama sehir merkezinde binbir çesit ve renkte semsiyeler satan enfes bir minik dükkan kesfettim. Bir tane bile büyük alisveris merkezi olmayinca kentin her tarafina yayilmis irili ufakli magzalari kesfetmeye, ve her magzanin, kafenin, bankanin ve marketin farkli açilis-kapanis saatlerine hala alismaya çalisiyorum. Pazar günleri ve tatil günlerinde marketlerin kapali oldugunu, diger günlerde aksam 7 de kapandiklarini ise “aç kalarak” tecrübe edince mecburen ögreniverdim. Aksamin geç bir saatinde caniniz güzel bir beyaz sarap çektiginde “eger kapanmadi ise hala” kösedeki bardan baska seçeneginiz olmadigini; aksam “mojito” hazirlamak için bile günes henüz tepedeyken hazirlik yapmaniz gerektigini de ögreniverdim. Avusturya lilarin ne kadar “planli” yasadiklarini ise buradaki hocamin haziran basinda eposta göndererek “önümüzdeki dört ay boyunca” her hafta toplam kaç saat ofiste olacagimizi sormasi sayesinde anlayiverdim.

Enfes güzellikteki çesit çesit parklari, seyrine doyum olmayan muhtesem imparatorluk dönemi binalari, havlamayi unutmus halleri ile bana “köpekleri bile egitimli” dedirten köpekleri, hiçbir zaman eksik olmayan turistleri, bol köpüklü ve hafif sert melanj kahvesi, her yasta incecik ve sik olmayi basaran insanlari, ülkemin nefis tatlilarina olan özlemimi gidermesi mümkün olmayan çörekleri ve kekleri, kirmizi tutkunu beni bile beyaza çeviren güzel saraplari ile Viyana benim uzun zamandir özlemini çektigim “keyifli ve huzurlu” bir siginak oluverdi.

PS: Bu yazi ile baska bir web sayfasinda karsilasirsaniz sakin sasirmayin. Hayir çalinti degildir, sadece bir tasla iki kus vurma sevdasidir.

Ba-baa!!!

Sunday, June 21st, 2009

Hepimizin bir veya birden cok kahramani vardir hayatinda… Ama bu kahramanlar filmlerdeki ya da kitaplardaki gibi dunyanin en mukemmel dis gorunusune ya da super-doga otesi guclere sahip degillerdir. Ama onlarin cok daha ozel gucleri vardir bizim uzerimizde… Bircok kisiye siradan gozukebilirler ama bizim gozlerimizde onlar dunya-otesi varliklardir. Bayan olanlarina daha cok biz “Anne”, “Abla” deriz. Onlarin isleri biraz daha kolaydir bay olanlarina gore… Bayan olmak duygulara ozgurlugu de beraberinde getirir. Onlar bizden kendi duygu ve dusuncelerine saklamak icin cok caba sarf etmezler. Baylarin isleri ise biraz daha zordur, ister istemez… Onlara da genel de “Baba” ya da “Abi” deriz. Onlar bay olmanin zorluklariyla… cok belli etmemeye calisirlar duygularini ve cok daha zor paylasirlar gercek dusuncelerini… Otomatikman ustlenirler tum ailenin hayat zorluklarini (ya da en azindan benim gordugum kahramanlar hep boyle yapiyor). Buyudukce anlasmak belki daha zor olur bu kahramanlarla ama ne kadar buyursek buyuyelim, ne kadar yaslanmis olursak olalim… En buyuk sarilislar, en kuvvetli duruslar hep bu “Baba kahramanlar”imizin olacak.

Herhalde “kiz babasi” olmak daha buyuk bir sorundur, diger “baba kahramanlar”iyla karsilastirildiginda… Cozmesi daha zordur bazi problemleri… ama… Kiz icinde zordur bu meseleler… Acikcasi en cok kiskandigim kitap basligidir Turgenyev’in “Babalar ve Ogullar” basligi… Icerigini bilmesem ve buyuk merakima ragmen okumayi reddetsem de en cok kiskandigim kitaptir kendisi… Ve belki de filmin cok guzel ve huzunlu hikayesine ragmen, en cok gene basligi kiskandirir beni Cagan Irmak’in “Babam ve Oglum” filminde! Bu cok ozel gozuken iliskinin bir parcasi olamamak beni kiskandirir. Ama belki de “Babalar ve Kizlari” basligi altinda bambaska ve daha ozel bir iliskidir bizimkisi… Bilinmez!

Ee bugun “Babalar Gunu”ne ozel bir sarki seceyim o zaman ben size… Cook eskilerden… ve simdi dinlerken, en “Baba Kahramanlar”imiz bizden uzakken daha da bir anlamli bu sarki… Ve insan belki de en cok bu sarkiyi dinlerken “Keske hic buyumeseydim” diyor en icten!

Hepimizin en “Baba Kahramanlar”imizin “Babalar Gunu” kutlu olsun!!!

Pairwise likelihood… bla bla… zzz!

Friday, June 19th, 2009

Evettt… Yaklasik 2 saat gecikmeli de olsa Persembe Yazilarina devam ediyoruz! Yok merak etmeyin.. Sel sadece Carsambayi etkiledi, ama zati ufak – tefek kacamaklara izin vermistik di mi? Vallahi anlatacaklarimi giris-gelisme-sonuc duzenine oturtmaya yada belli bir konuyu secip ona sadik kalmaya kendimi zorluyorum ama bu sefer canim hiiic istemiyor! Oylece sohbet edesim var bu aksam… Bir nevi monolog olacak ama, yorumlar kisminda bu monologu dialoga ceviririz biz! :)

Su gectigimiz haftaya bakiyorum da… 200 kusur sinav (hmm 200 x 10.58 pound… ayy pardon odak kaydi :D)… 2447 sayfalik bir hikaye… 3 tazecik model… 1 simulasyon programi… 1 vize basvuru hazirligi… 1 pasaport suresi uzatma seramonisi… 1 donem sonu doktora sureci ozeti sunumu… 2 gunluk seminer programi kosturmacasi… hmm saydikca uykumun agirligi artiyor, saniyorum burada pes edecegim! Ozetlemek gerekirse bayagi yogun bir haftaydi ama sagina-soluna bakinca gayet memnunum yorgunlugumdan! Cok buyuk bir kisminin nasil gectigini hatirlamiyorum ama gene de kendimden ve de haftadan cok memnunum.

En canli, en guzel anim da en stresli olacagimi dusundugum sunumumun oldugu kisma ait! Acikcasi LSE’yi gozumde daha soguk, inanilmaz akademik ortam cekismelerinin yasanacagi bir ortam olarak mi dusunmustum tam bilemiyorum ama bu kadar sicakkanli insanlarin olmasi beni cok sasirttigini soylemeliyim. Uzatmayayim da size sunumumu anlatayim… Hmm benim sunumum ilk gun yani carsamba gunu ogle yemeginden hemen sonraki sunum olarak ayarlanmisti. Ogle yemegi dedigimiz de sunumlarin yapildigi bolum kutuphanesinde sandwich, wrap ve meyve seklinde ayakustu yapilan bir olaydi. Tabii semineri duzenleyen sevgili Pauline Hocamin gozunden benim yemeklere dokunmadigim kacmadi.. Biraz sorgulayinca beni… Dedim ki cok stresliyim, simdi yiyemem… Tabi bunu dememle etrafimdaki doktora arkadaslarimin “ooo ne o bizim uzerimize mi kusacaksin” , falan esprilerine maruz kalmam bir oldu! Tabii uzerime gelen bazi arkadaslari, fazla sansinizi zorlamayin, kusmak icin birseyler yememe gerek yok tehditleri ile savusturmayi basardim. Hm sunumum acikcasi bekledigimden iyi gecti. Ses tonum-durusum bayagi begenilmis ama en cok mimiklerim insanlari eglendirmis! Konusmam da gayet sempatik bulunmus… Ozellikle konusmamin bir yerinde, kullandigim metotlarin uzerinden gecerken, istemdisi yaptigim kaslarimi hafifce kaldirip, alt dudagimi buzerek soyledigim “Umarim seneye de sonuc ve yorumlarimi da sunabilirim” demem bircok hocanin gulmesine sebep oldu… Konusmanin sonun da yaptigim beceriksiz referans hareketimde en arka siradaki hocalarimi ve doktora arkadaslarimi gulme krizine soktu diyebilirim. Acikcasi, hafif bilincli yaptigim saskin tavirlarim bendeki sempatiklik katsayisini arttirmis gosteriyor. Ayrica sunumun en onemli kismi, diger doktora arkadaslarimla kaynasmami sagladi.. Bir yerden sonra Ingilizcem icin endiselenmeyi birakip, sacma sapan konusmama devam edebildim. Herkes de gayet ilgili idi bana…

Hatta oyle ki bu aksam seminer cikisindan sonra bir grup doktora ogrencisi ve bir iki hoca, okulun icindeki bir puba bira icmeye gittik. Hmm sanirim bundan sonraki “Musluman Turk” anlayisini bayagi esnetmis gozukuyorum. Tadini cikara cikara ictigim 2 pin Guinness’ten sonra kimse “anaaaa alkol icmiyonuz siz di mi yasak yani…” deme luksu yok bana! Zira uzunca bir sure nasil oldu da bunca zaman farkedilmedim, o biraz konusuldu… Ben de bildigim birkac ninja taktigi oldugundan falan bahsettim. Sonra bolumdeki cogunluk doktora arkadaslarimin evli-10 senelik beraber yasama-neredeyse baba olma gibi iliski duzeyleriyle ilgili bilgileriyle soke oldum. Vallahi hicbiri bendeki “loser” doktora ogrencisi karakterine uymuyor… Hmm yasca gene ortamin en kucugu oldugum ortaya cikti ki… Alisik oldugum bir durum oldugu icin gayet kucuk kardes rolume hemen uydum. Bu sene dersine asistanlik yaptigim hocayla da konustuk, benden cok memnunmus… beraber birseyler yapmaya devam edecegiz gibi… hayirlisi…

Vee en son olarak da… Ev arkadasim uzun suredir bogustugu kara bulutlarindan sonra biraz olsun gun yuzu gorebildi! Isyerinde uzun zamandir uzerinde calistigi terfiyi sonunda aldi… Saniyorum kendinden, herseyden ve de herkes de memnun olma durumum bundan da kaynaklaniyor olabilir.

Hmm simdilik bu yaziyi burada birakiyorum. Saniyorum 2. bir raundu olacak bu yazinin yarin! Persembeyi bu sefer Cumaya da bagladik artik… Sorun etmezsiniz diye dusunuyorum. :)

Hayallerim, Zaferlerim ve Yenilgilerim

Monday, June 15th, 2009

Birgün kendi hayat hikayemi yazarsam başlığı bu olacak, kararımı verdim sayılır; Hayallerim, Zaferlerim ve Yenilgilerim!

Oldukça iddialı bir başlık olduğunun farkındayım. Hayat öykümün bu kadar iddialı olduğunu söyleyemem belki ama her insan gibi benimde hayallerimin olduğunu ve bunların bir kısmını başardığımı bir kısmında kaybettiğimi söyleyebilirim değil mi?

Evet, geçen hafta oldukça renkli bir yazı ile “pazartesi yazılarına” başlamış olsam dahi; bu hafta malesef içimden renkli bir yazı yazmak gelmiyor. Neden diye soracaksınız hemen.. Çünkü 2009 un ortası yani doğumgünüm yaklaşıyor ve ben her sene başında ve ortasında yaptığım gibi 6 aylık değerlendirme raporlarımı oluşturmaya başladım yine.

Bu sene biraz erken başladığımın farkındayım; garip olan da bu aslında. 30 uncu doğumgünümde bunları düşünmüyordum ama bir sonrakinde hafif bir “yaşlanıyorum” krizi ile kendimi ve hayatımı düşünürken buluverdim.

Son 15 seneden başladım önce, liseye döndüm ve o zamandan bu yana yaptığım “tercihleri” ve bu tercihlerin sonuçlarını düşündüm. Yeniden başlasam hangilerini tekrar seçeceğimi, hangilerinde farklı davranacağımı düşündüm, ve bu farklı seçimlerin beni bugünlerde nasıl etkileyeceğini. Geçmiş ile uzun bir hesaplaşma oldu ve sonuçta çıkan en ilginç durum ise arkadaşlarım ve sevdiklerim konusunda oldu. Acı ve tatlı ne yaşanmış olursa olsun yine aynı insanlar ile tanışmayı tercih edeceğime karar verdim. Belki de geçmişime hatalar zinciri olarak değil de, öğrenilen tecrübeler zinciri olarak bakmaya çalışmamın bir sonucu.

İkinci aşamada ise gelecek 10 seneyi düşündüm; 10 sene sonra 41 yaşıma nerede, nasıl, hangi durum ve şartlarda ve hangi hayallerimi gerçekleştirmiş olarak basaağımı hayal ettim. Uzun zamandır ilk defa 6 aydan uzun vadeli hayat planı yapabildiğim için mutluyum. Hedef koyabildiğim için ve tekrar gerçekten hayal kurabildiğim içinde keyifliyim. 10 senelik gelecek planımın asıl zor ve önemli kısmı beni bekliyor hala; nasıl? sorusu beni bekliyor hala.

Oturup bir liste yaptım: hayatta yapmak istediğim 100 şey nedir diye kağıda döktüm. Kah arka arkaya maddeler ekledim, kah saatlerce düşündüm ama sonunda 100 madde çıkıverdi. İnanılır gibi değil aslında… işte bu yüzden böyle iddialı bir başlık seçtim sanırsam. Hepimizin hayatta ufak ya da büyük öyle çok umudu ve hayali var ki, belki yüzlerce belkide binlerce… ama hepimizin var.

Gelecek 10 sene nasıl bir yol izleyeceğimi bilmiyorum; hata yapacağımı ve düşüp yeniden kalkacağımı biliyorum… ve birde kesin olarak bildiğim ve emin olduğum, 41 inci yaşgünümde nerede olmak istediğimi biliyorum artık.

Strike against the “strike”!

Thursday, June 11th, 2009

Londra’da bulundugum sure boyunca, cani istediginde okula giden, cani istediginde disarilarda dolasan, hic birsey istemediginde de burnunu bile disariya cikarmayan ben, guzide metro gorevlilerinin grev yapma asklarinin tutustugu iki gunde de okula gitmek zorunda kaldim. Hmm evet, su an bu olaya kizgin gorunuyor olabilirim ama kizginligim kesinlikle emekci insanlarin grevine degil! En iyisi iki gunluk kosturmamin hikayesini bastan alayim…

Bildiginiz gibi sali gecemi – sabaha kadar – tam gaz sinav kagidi okuma isine ayirmistim. Hayir kendime boyle iskence etmeyi sevdigimden degil, bir an once sinav kagitlarini teslim edip sorumluluklarindan kurtulmak icin, belki ilave bir canta kagit daha verirler de sermayeyi biraz daha arttiririm umuduyla ve yaklasan sunum zamani bir de sinav kagitlari yuzunden dikkatimin dagilmamasi icin yaptigim bir hareketti. Asil amacim, carsamba ogleye kadar kagitlari sekretere teslim edip, hocamdan almam gereken belgeleri alip eve donmekti. Normal bir zamanda bu kesinlikle sorun degil… Yaklasik 30-45 dakikalik metro yolculugu ve yuruyus kombinasyonuyla rahat rahat varirdim gidecegim yere! Fakaaaattt… Guzide metro gorevlileri ozene bezene grev icin ne yazik ki bu hafta carsamba-persembe-ve belki de cumayi secmislerdi. Tamam metrom olmayacakti belki ama alternatifler cok olmaliydi… Dunyanin en yararli sitelerinden birtanesi olduguna inandigim www.tfl.gov.uk adresine girip, evimin posta kodunu, bolumun posta kodunu, ne zaman yola cikacagimi (ya da ne zaman varmak istediginiz de girilebiliyor) belirttikten sonra site bana takip etmem gereken guzergahi cizdi. Tamam buraya kadar da bir sorun yok… ama belirtilen guzergahta metro kullanabilecegim soyleniyor. Hmmm burada bir sorun var demek ki! Hani bu amcalar grevdeydi?!?!? Ne yani, metroya binip, kendimiz mi surecegiz gitmek istedigimiz yere simdi?!?!? Neyse gidip olayi yerinde gorelim dedik ve giyip, yollara dustuk! Sanki grevi desteklemek istercesine bir guzel de yagmur baslamasin mi? Zati semsiye ozurlusu biriyim… Semsiyeyi ne tarafa, 2 canta dolusu kagitlari ne tarafa koyacagimi sasirdim metroya giden yol boyunca… Metroya vardim ki denilen dogru… Grevdeki emekciler, diger emekcileri uzmemek adina… bazi hatlari sadece tumden kapatmis, bazilarini kismi kapatmis, bazilarina ise hic dokunmamislar. Sitenin ve de metrodaki duyuru panosunun dedigine gore ancak “Liverpool Street Station”a kadar gidebiliyordum metroyla… Iyi dedim, atladim metroya. Liverpool’da inip, okulumun -daha dogrusu bolumumum- onunden gecen otobusun duragina dogru yollandim ki… Ooo ooo…. Yoo olamaz!!! Oyle bir kuyruk ki… Nedense bana ilk gorur gormez, Ankara Saklikent’e gelen Steve Vai konseri oncesinde kapisina yigilan kuyrugu hatirlatti. Yilan gibi kivrilan kuyruga soyle bir alici gozuyle bakinca… sacma sapan saga-sola kivrildigini, arada disariya tasip, insanlarin yagmur altinda kavis yaptigini gordum. Vallahi kuyrugun sonunu bulmak uzun surdu. Neyseki kuyrugun bu hali sadece goruntudeymis, yani Turkiye’de olsa rahat 1 saat beklemenize sebep olacak bu kuyrukta ben, yarim saat icinde bir cift katli otobusun ustkatinda rahat rahat oturmus durumdaydim. Ne yazik ki yerin altinda 15 dakika surecek olan bu yolculuk, yerin ustunde rahat bir saat suruyor… Daracik yollarda bi o yana bir bu yana kivrila kivrila… surune surune okulumun onune geliyor otobus. Okuldaki isleri hallettikten sonra, karsi istikamete gecip, ayni yolla eve donus turumu yaptim. Haa donuste tek farklilik, M&S Simple Food’a ugrayip, cesit cesit salatalar alip… evde kendime “ODTU Cati” tabagimdan hazirlamak oldu… (eee her zaman muffin, tatli diyecek halimiz yok ya… bu sefer de salatadan devam edelim! :) )

Haa peki neden kizdin diye soracak olursaniz. Suna kizdim canlarim: Bu emekciler grevde mi grevde… Pekii grev yapiyoruz diye kendi kafalarina gore metro hatlarini cokertmisler mi cokertmisler… Peki bu kadar hazirliga, bu kadar yolculuklari kaosa cevirmelerine karsin bu insanlar neden bu iki gunde normalden daha fazla calismak zorunda kaldi sorarim… Anlamadiniz di mi sorumu? Soyle aciklayayim… Metroya girdiniz, baktiniz gitmeniz gereken istasyona metro yok, dondunuz kime sordunuz? Grevdeki gorevliye… O ne yapti? Sizin icin olasi bir rotayi telsizin ucundaki arkadasiyla cizdi. Metro yolculugunuz bitti, bir otobuse bineceksiniz, kim sizi hizaya soktu, kim nereye gitmeniz gerektigini soyledi? Grevdeki gorevli… Otobusu kim optimum sekilde doldurdu? Grevdeki gorevli… Bu nasil bir grevdir anlamadim ki!!! Grev yapacaksan… kapatacaksin tum hatlari, gececeksin istasyonun karsisindaki Ingiliz Pub’ina… alacaksin bir soguk biraz eline, iceceksin… Grevdeyken insan normal zamandan kat kat daha fazla calisir mi?!?!? Normal zamanda sadece “Mind the Gap” diyordun!!!

Neyse, bugun, yani persembe gene ayni rotayi takip ettim ama… artik gunesli bir gun olmasindan mi, yoksa keyfimin yerinde olmasindan mi bilemiyorum… Rota gozumde o kadar da itici gelmedi… Hatta tam tersi cok sevdim. Zati Liverpool Street Station’in oldum olasi bende ozel bir yeri vardir… Londra’ya ilk indigim de Central Line’daki bir aksamadan dolayi Liverpool Street Station’da inip, acik havaya cikip taksi ararken, ilk kez Londra havasi solumustum. Ayrica bu istasyon “National Express” tren hatlarinin bazilarina ev sahipligi yaptigi icin buyuk de bir istasyon… Her daim canli, kalabalik… Birbirinden guzel tum ihtiyaclariniza cevap verecek dukkanlariyla bence cok eglenceli bir yer. Hatta bugun donus yolunda pek guzel turladim icini, dukkanlarini gezdim. Fotograf makinemi evde unuttugum icin fotograflari kendim cekemedim ama asagida sizin icin Liverpool Street Station’i canlandirabilin gozunuzde diye birseyler toparlamaya calistim.

Liverpool Street Station

Liverpool Street Station

Ayrica bu istasyonda cekilmis bir GSM firmasinin reklami vardir ki bence cok eglenceli… Asagida o reklamin cekildigi mekanin bir fotografi ve reklamdan bir goruntu var.

Liverpool Street Station _ GSM Reklamindan bir goruntu

Liverpool Street Station _ GSM Reklamindan bir goruntu

Aaa reklami seyretmek isterseniz de…

Bir yaban mersini hikayesi

Wednesday, June 10th, 2009

Efendim biliyorsunuz, hersey bir kis gunu, Londra’da sokak sokak dolasmaktan ayaklarimiza kara sular inmisken, “Pret A Manger”a girmemizle basladi. “Double Berry Muffin” ile tanistik, karsilikli olarak birbirimizi yedik bitirdik diyebiliriz. Cunku siz boyle muffinleri anlatirken benim burada icimi bir seyler kemiriyor. Sonuc olarak baktim ki dukkanlarda yok bu leziz varlik, dedim kendim yapacagim. Internet kazan ben kepce muffin tarifi ararken, aslinda ilk bakmam gereken, fakat tabii ki son baktigim yer olan “Pret A Manger” sitesinde buldum kendimi. Bunu da biliyorsunuz. Ve iste bu noktada ikinci soku yedim. “Berry” dedigimiz sey bogurtlen degil yaban mersini imis. Peki kimmis bu yaban mersini? Nerede bulunurmus? Adi gibi Mersin’den mi gelmis? Ustunde durmadim… isim gucum var benim.

Lakin gecen hafta annem geldi. Beraber Ankara’daki yengemlere gittik, gecen carsamba gunuydu. Havadan sudan baslayan konusma sonunda carsiya pazara geldi. Benim de aklima tekrar yaban mersini geldi. Cunku dukkan dukkan meyveyi soran ben, pazara gidecek vakti bulamamistim. Annem ve yengem bana biraz bos bir bakis attilar ki anladim, yaban mersinini onlar da tanimiyordu. Simdi beni dusunun… muffin icinde patlamis, dagilmis bir meyveyi sadece internetten gordugum resimlerden taniyorum. Ve bu resimler nedense siteden siteye fark gosteriyor. (bkz. Google) Neyse… cabaladim anlatmaya. Ama bakislarda hala ayni saskinlik vardi. “Neyse…” dedi annem, “pazara bakalim. Ankara’yi bilmem ama bizim Izmir’de degisik seyler getiriyorlar pazara. Mesela gecen hafta kuru uzum gibi bir sey vardi. Kilosu 38TL idi. Millete bir degisik geldi, her gelen tadina bakti. 38TL kilosu, adamcagiz zarar etti herhalde.”

Ertesi gun, yani persembe, bizim 100.Yil pazarinin kuruldugu gun. Annem “bos bos oturmayayim evde” demis, kalkmis pazara gitmis. Saat 10-10:30 gibi bir telefon geldi bana. Annem “Günseli, o yaban mersini nasil bir seydi? Kara kuru bir sey mi?” “O kurutulmus olani olabilir anne” (kurusu da varmis yaban mersininin) “ama bana tazesi lazim, tarif oyle”. Arkadan pazarcinin sesi geliyor, “abla yaban mersini dedigin bu, yeni mahsulun kurusu bu.” Annem “tamam tamam, sana biraz ornek getireyim kizim. Bu ise sayet, haftaya gelir kendin alirsin.”

Aksami annem geldi oturdu yanima. “Goster bakalim neye benziyormus su yaban mersini.” Tabii tekrar Google acildi, arama yapildi. “Himm… bizim pazarda gorup de kuru uzum dedigim bu yaban mersiniymis” dedi annem. Burada biraz daha ucuzmus, 35TL mi ne idi fiyati. Ama dedim ya, bana tazesi lazim. Annem “mevsimi gecmistir belki, bak kurutmuslar yeni mahsulu” diye ekledi. Sonra tekrar resme bakti, bir de dondu bana bakti. “Nerede yetisiyor bu? Baban bir kara yemistir anlatir durur hep. Rize’de yetisiyor cikarsa hic sasirmayacagim.” Arastirdik ki ne gorelim. Efendim, yaban mersini, guzide Karadeniz Bolgemizin dogu illerinde, yuksek fundalik ve ormanlik alanlarda yabani olarak yetismekteymis. Actim telefonu babama sordum. Yaban mersinini bu zamana kadar sordugum onca insan arasinda, saticilar bu gruba dahil degil, sadece babam tanidi meyveyi. Kara yemis o degilmis. Yaban mersini de varmis Rize’de, ama o farkli bir bitki imis. Ben hala kara yemisin, yaban mersininin turlerinden biri oldugunu saniyorum.

Durmadim, arastirmaya devam ediyorum. Epey sifali bir meyveymis, Pazar payi sektorel bazda cok (pastaneler, baharatcilar, vb.) ama anladigim perakende pek bulunmuyor. Cunku ulkemizde pek yetistirilmiyor. Ihtiyacin cogu ithal ediliyormus. 19 Mayis Universitesi yetistirilmesini yayginlastirmak icin projeler yapiyormus, Rize ve Trabzon topragi ile bu meyve icin bicilmis kaftanmis. Ben konuyu babama actim, onay aldim. Bana memleketten 3-4 donum bir yer ayarlayacak, pilot bolge olarak. 19 Mayis Universitesi ile bu aralar gorusecegim, en uygun zamanda dikime basliyorum.

Hayir saka yapmiyorum. Gayet ciddiyim.