Mutlu Yıllar Bana

December 3rd, 2014
musa

Malum ben doğum günlerimi bir ay boyunca kutlarım ama aralık başında nereden çıkardı yine demeyin hemen; çünkü doğum günü sahibi ben değil bu sayfa.

Bu sayfanın hikayesi 2008 de başladı; günlerden pazar ve aylardan kasım idi; ve ben Perde dedim. Hayat bir oyun bizde oyuncular değil miyiz aslında?

30 Kasım 2008

Perde kapalı son iki senedir.. hayat devam ediyor perdenin arkasında.. telaşlarımız, dertlerimiz ve hüzün ve sevgilerimiz yansımıyor buraya.

Yinede öksüz kalmasına kalbim dayanamadı ve doğum gününü en azından bir minik şarkı ile kutlayım istedim.

Mutlu Yıllar – Cem Adrian dan gelsin

Bence yeryüzündeki en hüzünlü aşk şarkılarından biri.. keyifli dinlemeler

 

DENIZ: YORUM KISMI KAPALI OLUNCA BEN DE “EDIT”LE ORTAMA DALAYIM DEDIM! SAYFAMIZIN DOGUMGUNUSU KUTLU OLSUN! BAYAGI BI ANI BIRIKMIS BURALARDA! GECEN 2 SENEDE BIR BU KADAR DA ICIMIZDE BIRIKTIRMISIZDIR… BI KAVUSABILEYDIK BIRBIRIMIZE! :/

2012+1

December 28th, 2012
musa

Mayalar haklı çıktı bana kalırsa, takvimler 2012 de bitti ve bundan sonraki yıllar 2012+1, +2… diyerek devam etmeli… böylesine hızlı ve dopdulu geçen bir yıl hatırlanmalı aslında.

Nasıl girmiştim ben 2012 ye? Eskinin yükleri ve yeninin beklentileriyle.. bir başıma.. herşeyden uzakta… yepyeni bir ülkede, bir bambaşka işte…

Daha Mekke’ye geleli 1 ay bile olmamıştı ve ben neler bekliyordum 2012 den, oysa o bana neler getirdi. Hayat gerçekten sürprizlerle doluymuş.. en beklemediklerini, en olmaz dediklerini, en olmayacak zamanda karşına çıkartıyormuş. Birileri yukarıda oturmuş bana gülüyor olmalı şimdilerde.

Kolay mıydı? Aksine belkide hayatımın en zor yıllarından biriydi; düşe kalka ilerlediğim, zorlandığım, defalarca vazgeçip yeniden başladığım, çekip gitmeyi düşlediğim ama yinede inat edip kaldığım bir sene oldu 2012.

Kaçmış mıydım? Evet, hem de nereye doğru koştuğumu bile bilmeden kaçmıştım, yepyeni yüzler arasına sığınmış, kendime yeni bir ev bulmuş ve temiz bir sayfa açmıştım. Eski dünyamın önyargılarından ve etiketlerinden uzakta, yeniden varolmak , yeniden kendimi kabul ettirmek zorunda kalmıştım.

Ne beklemiştim? Aslında hiçbirşey beklemiyordum, sadece denemek ve görmek istiyordum. İleride birgün geriye dönüp kendi kendime “neden başka yönlere kürek çekmeyi hiç denemedin? dememek için çıkmıştım yola; beni nerelere sürükleyeceğini, kimler ile tanıştıracağını bilmiyordum.

Ne bulmuştum? Anlatması en zor olan bu olmalı, neler bulmadım ki? Önce kendimi buldum, çok önceleri kaybetmiştim kendimi aslında.. arap çölünün ortasında ortaya çıkıverdi ansızın. Sonra eksik olanı; diğer yarımı, buluverdim..

Muhteşem insanlarla tanıştım; kimi deli, kimi hınzır, bazısı sakin, bazısı susmak bilmeyen.. ama özünde güzel insanlarla tanıştım, yeni dostlar edindim. Sabahtan akşama deliler gibi çalışmayı denedim, çok yoruldum ama yine devam ettim, bu çılgın tempoda durup gülümseyebilmeyi, şaka yapıp gülebilmeyi, en yanlıştan doğruları ayıklayabilmeyi öğrendim.

En önemlisi hayata daha önce hiç görmediğim, bilmediğim bir pencereden bakabilmeyi öğrendim.  Yeniden başlayabileceğimi, yeniden tutkuyla sevebileceğimi ve yeniden öğrenebileceğimi… öğrendim.

Bu sene rotamı değiştirebileceğimi gördüm, aslında yaz ortasında çoktan dümeni başka limanlara doğru kırdığımı farkettim. Son on senedir peşimde sürüklediğim bavullarımdan kurtulmuştum, yeniden özgür hissettim. Hemde dünyann en kısıtlı ve kuralcı ülkesinde. İronik değil mi?

Dünyanın en tatlı ablalarına, ve en güzel kızkardeşlerine sahibim belki ama herdaim bir abim olsun istemiştim; 2012 bana onu getirdi. İlk tanıştığımızda yuvarlak bir masada yan yana oturmamızdan pek memnun olmamıştı belki ama zamanla en sevdiklerim arasına yerleşiverdi.

Amin Maalouf ‘un doğduğu toprakları gördüm bu sene.. akdeniz in en doğu ucundaki güzellikleri keşfettim. Şehir romantiği ruhum gönlünü kaptırdı bir kente daha; deniz kokusunu içine çekti, yağmurunda ıslandı, caddelerinde dolaştı, gecelerinde eğlendi, kafelerinde soluklandı… aşık oldu.

Zaitunay Bay

2012 giderken bana dünyanın en güzel ayrılık hediyesini verdi; kalbim bir başka atıyor bu günlerde. Bir başka hayaller kuruyorum; aslında onca seneden sonra ilk defa yeni bir yıla girerken gelen yıla dair düşler kuruyorum.

Her yazının sonu aynı oluyor ama ben sizleri çok özledim. Bir soluklansanız aslında ve sizlerde yazsanız neler yaptığınızı… öyle güzel olur ki.

Karşıdan Bakabilmek

August 2nd, 2012
musa

“ne gemiler yaktım, o kadar yandı ki canım, sonunda karşıdan baktım, ne göreyim! Kendime yıldızlardan bile uzaktım”

Sezen Aksu'ya ait satırlar bunlar, yine az ve öz anlatmış en karmaşık duyguları. Yine dile gelmeyeni kelimelere sarmış, müzikle paketleyip sunmuş bize. Yaşına aldırmadan “yeniden başlamalıyım” demiş, beyaz bir sayfa acmış kendine…

Yeniden başlamak zor belki ama arada durup kendine bakmak mümkün.

Yaz ortasında, Teoman ve Şebnem eşliğinde, iki yaz arasında olan bitenin hesabını çıkarttım. Ne kadar çabuk gecmis zaman hiç anlamamışım. Oysa bu ülkeye geleli daha bir sene bile olmadı, değil mı? Öylesine dolu, bir o kadarda zordu ki.. sanki yıllar gecmiş gibi geliyor bana.

“neden olmasın?” demiştim buraya gelirken, onca sefer vazgeçip dönmek istedim ama yapamadım, onca savaştan mağlup çıkmışken inat ettim… Her sabah sürünerek kalktım yataktan belki ama bir sekilde devam ettim.

Sezen in dediği gibi kor ateşlerde yürütmedim belki ama değiştim; değişmişim… büyüdüm, büyümüşüm… Bir sabah aynada başka bir adama bakarken buluverdim kendimi, eski acıların izleri eski yerlerinde duruyordu belki ama yeni izlerde eklenmişti aynadaki yüze. Beni en çok korkutan ise bakışları idi; o gözler eskisi gibi bakmıyordu artık ve bir daha eskisi gibi hiç bakmayacaktı.

Kendimi en son bıraktığım yerden çok uzakta bulmuştum. Yerimde bambaşka bir adam duruyordu. Hangi ara zaman akmıştı, nasıl fark edememiştim ben bunu…

Sonra beni asıl şaşırtanı fark ettim; bu adam gerye dönüp bakmıyordu artık, hatta eski defterleri rafa kaldırmıştı coktan. Gözünü ufuk çizgisine dikmiş bakıyordu öylesine.. Beni korkutan bakışlarla günesin doğuşunu izliyordu.

Evet hala ülkesini ve sevdiklerini özlüyordu belki ama bu adam artık kendine farklı bir rota çizmişti; onca senenin ardından artık akademiye dönmek istemiyordu. Hatta gizliden ve belkide açıkça bambaşka bir ülkede bambaşka bir hayatın düşlerini kuruyordu.

34 üncü yaşımda bambaşka bir Musa buldum, yılı basta korkutmada bu beni, biraz daha karşıdan bakınca kendime; gurur duydum yeni halimle. Geri dönmemeyecek kadar çok ilerlemiştim son bir senede; umutluyum ve de mutluyum. Malum kimse artık doğumunu yazısı yazmıyor, yazamıyor bu sayfada. En iyisi kendimi yine ben anlatayım dedim.

Çok özledim sizleri…

Boyle geciyor haftalar…

June 14th, 2012
deniz

Belcika’nin havasindan mi suyundan mi anlamadim, cok acayip hizli geciyor burada hayat. Pazartesi ne zaman cumaya donuyor. Haftasonu ne zaman bitiyor anlamiyorum. Soyle bi yayilayim desem, isler yetismiyor. Tam verim calissam gene isler yetismiyor. Bir de bolumde bir bizim grup her hafta cuma son iki saat bu hafta ne yaptin toplantisi yapiyor. Yahu ne zaman basladi hafta ne zaman bitti… diyemiyorsunuz tabi! Hadi islere zaman yetmiyor, lakin eve alisveristir, dugune hazirliktir hicbirseyi yapamiyoruz o kotu oluyor. Neyse ki aileler tam destek, her isi hallediyorlar. Bugun bu sitede birsey ariyordum o zaman ablamin yazmis oldugu su yaziyi gordum: http://5i1yerde.biz/2009/07/08/boyle-gecti-bir-hafta/

Aaa dedim benim de zamanim gelmis bu tarz bi yazi icin :) Bunu bahane ederek tee yillar sonra 5i1yerde’ye donus yapiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*Resim Pronovias Gelinlik Internet Sitesinden alinmistir.

Siz sormadan soyleyeyim, hatunu sorduk ellerinde kalmamis! Artik benimle idare edeceksin. Evet evet, almis bulunmaktayim gelinligimi… daha ustume oturtulacak vs., ayakkabidir, duvaktir onlar secilecek ama… ammmaaannn olur nasilsa diyoruz. Zati bu gelinligi de 3 tane denedikten sonra cat diye karar kilip aldim. 30 dakikada bitti yani maksimumda alisveris, bunun 15 dakikasi para cekmeye giderken harcandi. Resim cekmek yasakti ama biz biraz yalvarinca izin verdiler. Lakin Musa totem yapip dugun zamani gormek isteyeceginden buraya koymuyorum o resimleri…

Neyse kuzularim, hepiciginizi cok ozledim. Umarim keyifleriniz yerindedir. Hepiciginizi tek tek operim 😀

Çöl Tilkisinden durum raporu

November 12th, 2011
musa

1 ay değil sanki 1 yıl geçmiş gibi, oysa dündü sanki Ege de yine aynı masada oturmuş ve Deniz in “Çöl Tilkisi” esprisine gözlerimden yaş gelircesine güldüğüm :)) Hala hatırlatıkça gülüyorum, biraz tebessüm ile her hatırladığımda ne kadar çok özlediğimide hatırlıyorum aynı zamanda. Hepinizi ayrı ayrı ama çok çok özledim. Bu satırları yazarken aklımda ılık (tamaam yaz ortası ve soğuk) Ankara gecesi ve o doyumsuz muhabbetleriniz var, elmayra gibi sizleri kocaman ve sımsıkı kucaklamak geliyor içimden ve hemen şimdi :)

Çöl Tilkisi

Özlemek hayatın parçası mı? Çok uzun zamandır benim için malesef öyle.. Upuzun yıllar önce canım bitanem hülyalı ablamı üniversiteye yolladığımız o ilk gün girdi hayatıma bu duygu ve bir daha da hiç peşimi bırakmadı. Şimdilerde hayatıma yeni yeni yüzler katmak istemememin başlıca sebebi de bu aynı zamanda. Daha fazla özlemek istememek, daha fazla merak etmek istememek.. Biliyorum sevdiklerimle kurduğum bağ benim hem en büyük zaafım hem de en büyük hazinem.

Ailem 2 parça; antalya edirne hattında mekik dokuyor bu sıralarda. Benim uzakta olmama hala alışamadılar, hem de kabullendiler. En zoru yeğenlerim, daha dün minik prensesimin sesini duydum telefonda, bu sene ilkokula başladı ve bana büyük bir keyifle telefonda z harfine gelmeden artık “dayı” yazabildiğini anlattı.. ağlasam mı sevinsem mi bilemedim.

Sevdikerim ayrı bir konu; uzun süre ankara da bekçilik yaparken herkesi tek tek yolladım neredeyse. Uğurlamalar ve karşılamalar hayatımın bir parçası olmuş iken ben ilk kaçışımı yapıverdim.. sonra da kürkçü dükkanına geri döndüm (tilki gibi yine) ama ikinci kaçış geldi ve kendimi cidden çölde buldum şimdilerde. Bereket Günseli ve Muzaffer var Ankara da, cidden birileri olmalı orada.. yani uzun süre boş bırakmamalıyız, hani biz yokken birileri alıp kaçırırmış gibi gelecek size ama.. tam anlatamadım belki.. Bir ev bu çatı olmalı belki orada ama ondan da önemlisi dönünce kocaman bir gülümseme ile seni karşılayacak birileri olmalı. Aklıma bu saydığım ikiliden daha iyisi gelmiyor nedense.

O yüzden şimdilerde geri dönmenin düşlerini kurup minicik küçücük keyifler yaratıyorum kendimce. Benim gizli sımsıcak sığınağım düşlerimde sevdiklerimle buluşuyorum, adeta gizli bir kaçamak gibi, bir günah gibi…

Çok özlem az durum raporu oldu değil mi? Çöl Tilkisi derki; ilk rapor evini çok özleyen bir adamdan geldiği için lütfen kusurumuza bakmayın. Ama beni ihmal de etmeyin.

PS: Yukarıdaki resim gerçek bir çöl tilkisine ayittir

Is it dance or is it just…

August 2nd, 2011
deniz

Her donem yeni bir takintimla karsiniza ciktigimin farkindayim. Bu aralar deli gibi – Musa sagolsun – George R. R. Martin’in “A Song of Ice and Fire” serisini okuyorum. Ne yalan soyleyeyim, Musa Viyana’dayken cok ovmustu ama o zaman benim radarimda donemsel romanlar vardi. Daha bu seri hakkinda yazmayi dusunmuyorum ama yakin bir zamanda Musa onderliginde ufak bir tartisma ortami yaratabiliriz burada saniyorum. Ablam da ilk kitabi bitirmis… Ipekkizim da “A Game of Thrones” dizisini seyrettiyse ilk kitabi bitirmis sayabiliriz. Hos belkim okumustur bile… Neyse bu konuyu daha sonra acilmak uzere hasir alti ediyorum simdilik…

Ikinci takintim ise “So You Think You Can Dance” programi…Acikcasi bu kadar basarili danscilari nerelerden bulabiliyorlar anlamis degilim. Ozellikle bazi danscilar ve bazi koreograflar o kadar basarili ki kendimi kah nefesimi tutmus, kah gozlerime yaslar dolmus, kah ritme kalipmis buldum. Ipekkizimin bana yolladigi “Pina” trailer ile o kadar mutlu olmustum ki… (Yani insan bu kadar mi kalp kalbe olurmus 😀 ) Dedim ki ben de surada begendigim koreografileri paylasayim da azicik sizler de benim hissettiklerimi hissedin. Videolar biraz fazla olursa kusuruma da bakmayin 😉

1. Her izledigimde dansin basindan sonuna nefesimi tutuyorum farkinda olmadan… Olaganustu!

Koreograf: Mia Michaels / Danscilar: Joshua Allen & Katee Shean / Sarki: Adele – Hometown Glory /

2. Olay sadece dans degil, eglendirmek de isin bir parcasi dedirten bir dans…

Koreograf: Mia Michaels / Danscilar: Stephen “Twitch” Boss & Katee Shean / Sarki: Duffy – Mercy /

3. Baska bir guzel hikaye anlatimi daha

Koreograf: Mia Michaels / Danscilar: Stephen “Twitch” Boss & Kherington Payne / Sarki: John Mayer – Dreaming with a Broken Heart

4. Farkindaysaniz bi duygusal bir eglenceli gitmeye calisiyorum… bir anda bunalima girmeyin diye… Eglenceli bir dansla devam…

Koreograf: Nappytabs(Napoleon Buddy D’umo & Tabitha A. D’umo) / Danscilar: Stephen “Twitch” Boss & Chelsie Hightower / Sarki: Control —Vitamin String Quartet

5. Golgelerin dansi… baska da bir aciklamaya gerek yok

Koreograf: Wade Robson / Danscilar: Joshua Allen & Katee Shean / Sarki: John Mayer – Slow Dancing in a Burning Room

6. Tertemiz dans figurleri… Inanilmaz bir atletizm…

Koreograf: Mandy Moore / Danscilar: Sabra Johnson & Neil Haskell / Sarki: Eurythmics – Sweet Dreams

7. Herkesin birilerini iyilestirme cabasini cok ama cok duygusal bir sekilde anlatan bir dans

Koreograf: Travis Wall / Danscilar: Allison Holker & Robert Roldan / Sarki: Coldplay – Fix You

8. Bir balletin degisimi… Hani ne kadar begenildigini soyle soyleyeyim Ellen DeGeneres sezon sonunda bizzat gelip yapmistir bu rutini…

Koreograf: Nappytabs / Danscilar: Stephen “Twitch” Boss & Alex Wong / Sarki: Lil Jon & LMFAO – Outta Your Mind

9. Muhtesem bir anlatim daha…

Koreograf: Mia Michaels / Danscilar: Kayla Radomski &Kupono Aweau / Sarki: Sara Bareilles – Gravity

10. Acikcasi bu dansta seyircilerden nefret ettim. Eger o kadar ciglik atmamis olsalardi danscilarin nefes alis-verisleri daha net duyulabilirdi. Ama siz kulak kabartirsaniz, sonlarindaki kesik nefesleri duyabilirsiniz.

Koreograf: Sonja Tayeh / Danscilar: Alex Wong & Allison Holker / Sarki: Jeff Buckley – Hallelujah

Daha biii suru dans var ama iyice sizi bogmadan son sezondan 3 dansi da paylasip kapatacagim.

Koreograf: Stacey Tookey / Danscilar: Caitlynn Lawson & Mitchell Kelly / Sarki: Adele – Turning Tables

Koreograf: Christopher Scott / Danscilar: Stephen “Twitch” Boss & Sasha Mallory / Sarki: Dorothy Moore – Misty Blue

Koreograf: Travis Wall / Danscilar: Jordan Casanova & Tadd Gadduang / Sarki: Olafur Arnalds – Brotsjór

Boyle gecti gitti Harry!

July 25th, 2011
deniz

Gecen hafta biraz kafa dinlemeye, biraz cok sevdigim iki dostumla ozlem gidermeye, biraz da cok cok yakin zamanda ailelerine dahil olacak bebis oncesi hazirliklarina yardimci olmaya Belcika’ya uzandim. Aksamlari bos bos oturmayalim diyerekten yemek sonrasi film seyrederken mayisma aksiyonuna giristik. Bir onemli devrin sonuna gelmisiz, biz daha burnumuzu sokamadik bu cagin pek onemli olayina sitemleri karsisinda “Harry Potter Geceleri”ni baslattik. Birinci filmle basladik, son uc filmi Londra’da tek basima seyrederek ben Harry Potter devrini kapattim. Net hatirlamiyorum ama ilk dort kitabi Karsiyaka Carsisindan eve yururken 2. el kitap satan bi yerde gorup almistik. Hatta annem cocuk kitabi olmasindan kaynakli bayagi supheyle yaklasmisti. Ucuz olunca da ses cikarmadan almisti. O dort kitap ne kadar da hizli okunmustu. Sonrasinda serinin 3 devam kitabini beklemek tam iskence olmustu. Sabir da bir yere kadar diyip en son kitabi bi de orjinal dilinde okumustum. Tabii Sevin Okyay’in cevirisini mumla aramistim. Potter’in dunyasina ait abidik-gubidik terimlere uygun Turkceleri o kadar basariyla bulmus ki orjinal terimleri okuyunca, anlamak biraz zaman aliyordu.

Kitaplar bitti… Filmler geldi… Filmleri, kitaplari bekledigim gibi beklemedim. Nedense pek tatmin etmedi filmler… Zamani geldi seyrettim ve unuttum. O kadar zaman gecmis ki ne filmlerden ne de kitaplardan aklimda pek birsey kalmamis. Hele hele son uc film/kitap hakkinda hiicc birsey hatirlamiyordum. O yuzden bu seriye bastan baslama girisimi bayagi iyi oldu. Ilk filmi tekrar seyrederken fark ettim de efekt namina ne kadar lay-lay-lom bi filmmis. Artik izledigim TV’nin HD olmasindan mi?!? Kayittan mi anlamadim ama ne kadar cig idi goruntuler. 4. filme kadar hep boyle bir cig goruntu soz konusu… Tamam 4. kitap itibariyle konu daha bi karamsarlasiyo… filmin yonetmeni degisiyo… da ne bileyim boylesini beklememistim. Bildigin eski tarz Ingiliz filmlerine benziyordu cekimler. Bir de sunu fark ettim de olmamis bu filmler… mesela 2 arkadasim da kitaplari okumamislardi. Direkt filmleri seyrettiklerinden bayagi bir ayrintiyi kaciriyorlardi. Kitabi okurken “vaaayyy ne ince dusunmus, nasil baglamis bea!” dedigimiz bircok nokta filmlerde hep gecistirilmis. Dogal olarak olaylar arasinda baglanti kurulmasi bayagi zor oldu arkadaslar icin… ee arada bana sordular ama ben de hangi baglanti hangi kitapta bahsediliyordu pek hatirlamadigimdan, simdi filmi mahvetmeyeyim diye bayagi zorlandim.

Filmlerden sonra keske kitaplar yanimda olsaydi dedim, tekrardan hepsini bi seferde okumak cok eglenceli olurdu. Hatta audiobook halinde dinlemesi de pek hos olurdu. Neyse amacim “ayy filmler soyle, kitaplar boyle” diye konusmak degildi. Son birkac gunde gozume carpan Harry Potter calismalarini paylasayim dedim, hani bir cag kapatiyoruz yaa… modasina uyalim iste.

 

Harry Potter Book Covers by M.S. Corley

Ilki su ana kadar gordugum en basarili Harry Potter kitap kapaklari olabilir. Tamam pek cocuk kitabina uygun degil ama Harry Potter da pek cocuk kitap serisi sayilmaz! Diger sapsal kapak cizimlerindense bunlari tercih ederim. Amerikali bir grafik tasarimci olan M.S. Corley‘in ellerinden cikmis bu kapaklar. Sadece Turkiye basim kapaklarini degil UK’deki kapaklari dahi begenmemistim. Mesela hala Turkiye basimi “Harry Potter ve Olum Yadigarlari” kitap kapaginda Harry’nin eli niye havadadir, ne yapmaya calismaktadir hala anlamis degilim.

Harry Potter Anime

Bu aralar Uzakdogulular isyan etmis durumda sanirim. “Her bi Hollywood filminin konusunu bizden caliyorsunuz” diyerek karsi ataga gecmis durumdalar. X-Men, Supernatural gibi serilerin animeleri cikti. X-Men’i bilmiyorum ama Supernatural’in biricik Dean ve Sam’ini anime karakter olarak gorup ve bambaska bir dilde dinleyince bayagi bi dumur oldum. Pek isindigimi soyleyemeyecegim Supernatural muzigi, karakterleri ve arabasiyla gaaayet Amerikan bi yapim, Uzakdogulu olmak yakismamis. Bunun yaninda Harry Potter’in bu anime cizimlerini pek bi begendim. Dusununce filmdense dizi hali daha iyi olabilirmis gibi geldi. Bir nevi “A Game of Thrones” gibi… Karakter cizimleri icin birkac itirazim var… buyuklerin pek de yasca buyuk gozukmemesi… Snape’in pek bi yakisikli cizilmesi… Voldemort’un nerdeyse Harry ile ayni yasta gozukmesi… vs. vs. Weasley ailesinde ise kim kim anlamak pek zor olmus. Tabii bu bi fan-made birsey… Umarim anime serisi yapilacaksa daha bi dikkatli davranilir.

Harry Potter Anime

Bir baska anime calismasi da su yukaridaki… Bu Snape’in nedir cektigi kardesim… Burada da hatunkisi gibi cizilmis.

Tabii Anime atagina hemen Walt Disney cizgi film karakterleriyle cevap verilmis…

Harry Potter Walt Disney

Bu da bir “fan-made” cizim. Yanii… Nedense anime olayi daha cazip geldi simdi. Gene de emege saygi… o kadar ugrasmislar. Ben kitaplari okurken farkli canlandirmistim kafamda bazi seyleri… Filmlerde de ayni rahatsizligi hissettim. Sanirim kitap uyarlamasi cekmenin en zor yani da bu… Bakalim Lord of the Rings’le bayagi iyi bir is cikaran Peter Jackson ayni basariyi The Hobbit’te de gosterebilecek mi?!?

 

 

33 ve Saymaya Devam

July 16th, 2011
musa

Kenan dan “Tutamıyorum Zamanı” çalıyor arka fonda;

Mekan Ankara; ılık bir yaz gecesi..

Uzun süren suskunluğumun ardından yeniden merhaba, özlemişim bu sayfayı. Çok öksüz bıraktık değil mi?

Ben 2 ufak ayar yapıverdim blogumuza;

1) Mobil arayüz ekledim, cep telefonu ile 5i1yerde ye geldiğiniz zaman daha sade ama kullanışlı bir arayüz çıkıverecek

2) Tweet hesabını bağladım, post lar artık tweet lenecek (tamamen otomatik)

Neyse gelelim bu yazının (ve günün) anlam ve önemine.

Malum en yaşlınız benim.. Evet karşımda olmasanız bile haklısın der gibi salladığınız kafalarınızı görebiliyorum. En azından yorum kısmına “senin ruhun genç” gibi satırlar eklerseniz sizi bu suçunuzdan dolayı affedebilirim :)

Evet o müthiş gün tekrar geliverdi; (hangi gün dememeniz sizin lehinize olacaktır) evet benim doğum günüm geldi. Hem de bu sene çok ama çok şeker bir sayı ile karşınızdayım; 33

Şaka gibi aslında ama gerçek, bazen düşünüyorum da, yok o kadar olamam diyorum. Ama devlet kayıtları “kapı gibi” malesef :)

Oysa daha gün gibi odtü deki odamın kapısına “29 again” kartını astığım yaz günü. Ne geçti aradan; “kocaman bir 3 sene” mi? Ben neden anlamadım, nasıl geçti bunca sene? Sanki hiç geçmemiş gibi. Oysa öyle çok şey yaşadımki arada. Korkmayın burada arada olan biteni anlatarak sizleri öldürmeye hiç niyetim yok.

Bugünün teması “33 ve its complicated”. Facebook taki ilişki durumumu “espri” amaçlı değiştirdim bu sebeple. Lütfen atlamayalım hemen. Cevaplar için akşam 19:30 sonrasında benim kişisel bloguma bakıvermeniz yeterli olacak.

Tamam çok ısrar etmeyin; hemen size özetleyim :) 33. yaşıma basıyorum ve hayat bilinmezlerle ve de sürprizlerle dolu. Fakat ne karamsar ne de umutsuzum. Tersine ben meraklıyım, umutluyum ve en önemlisi mutluyum. 34’te hangi plakalı şehirde olurum bilmiyorum ama emin olduğum sizleri yine özlüyor ve seviyor olacağım.

Nice mutlu yıllar bana :) İyi bakın kendinize, özellikle uzakta olan siz 2 dilber.

Renkler ve Gercekcilik

April 10th, 2011
deniz

Pazar aksami internette -resmen- zaman oldururken Ali Cavanaugh adli harika bir sanatcinin websayfasina denk geldim. Nasil oldu sormayin. Ilk goruste vaaayy ne guzel fotograflar, ehueheuhe Ipekkizimi hatirlatti bana derken… Fotograf dedigim seylerin aslinda fotograf olmadigini anladim. Meger suluboya tablolariymis… Bu kadar gercekcilik, ifadeyi bu kadar basarili aktarmak, durusu bire bir anlatmak… cok ama cok basarili…

Sanattan aman aman anlariz kismini gerceksek, kabul edin size de Ipek’in unlu coraplarini hatirlatmiyor mu bu calismalar?!?!? 😀

Ali Cavanaugh

Kaynak: http://www.alicavanaugh.com/

Uzakdogudan esintiler – 2. Bolum

April 9th, 2011
deniz

Efendim, arayi fazla acmayalim, soz verdigim gibi 2. bolumumuze biraz daha tarihi olaylardan, kisilerden bahseden ya da eski zaman kurgusuna sahip uzakdogu filmlerini anlatarak devam ediyorum.

1. Crouching Tiger, Hidden Dragon (2000) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0190332/ )

Crouching Tiger, Hidden Dragon

Crouching Tiger, Hidden Dragon

Millenyumla birlikte cook buyuk degisiklikler bekleniyordu, ehh sinema acisindan en buyuk atak Cin’den geldi. Bu zamana kadar hep “aaa adamlara bak damdan  dama ucuyor, ehuheuhe su ustunde yuruyor” tepkileriyle burun kivrilan Uzakdogu dovus filmleri, bu filmle Hollywood’dan istedikleri saygiyi ve ilgiyi kazaniyor. 2001 yilinda 10 dalda Oscar’a aday olup, 4 heykelcigi kapmayi basariyor. (Bana gore cook onceden kendini kanitlamis olan) yonetmen Ang Lee, akademiden de onaylandiktan sonra bircok sinema severin takip edilesi insanlar listesine giriyor. Bu film sayesinde basrol oyunculari da Uzakdogu sinemasinin disinda da taninir hale geliyorlar. Her daim bacimiz-anamiz-ablamiz kadrosundan Michelle Yeoh (bknz: Memoirs of a Geisha, The Mummy), biraz sinsi ama cok guzel, bir icim su, aman aman bizim olsun-bi kosede otursun diyecegimiz Ziyi Zhang (bknz: Memoirs of a Geisha, Hero, House of Flying Daggers),saygi da kusur etmeyecegimiz,abimiz Yun-Fat Chow (bknz: Anna and King(ki bu versiyonunu sevmem:P),Pirates of Caribbean)… Afiste gordugunuz 4. karakterin bizim icin ayri bir onemi var. Chen Chang tarafindan canlandirilan bu karakter filmde “bizim su guzel kiz, havali…” seklinde Turkce sarki soyler. Cogunu anlamayiz, Uygur Turkcesi oldugundan… (Youtube kazan ben kepce…buldum valla sahneyi! SPOILER!!! http://www.youtube.com/watch?v=Yzr0mf2F1Ao )Filmi izlemissinizdir, ama gene de konusundan azicik bahsedeyim. Yun-Fat abimizin karakteri cok iyi savascidir, lakin artik kilicini bir kenara birakip emekli olmak, uzun zamandir icin icin sevdigi Michelle ablamizin oynadigi yoldasina askini itiraf etmek istemektedir. Emekliligini resmilestirmek icin kilici “Green Destiny”i bir arkadasina hediye etmeye karar verir. Kilicin teslim edildigi aksam bir hirsiz kilici calmaya kalkar. Biz de kendimizi bol dovuslu, askli maceranin icinde buluruz. Filmi izlerken agac tepelerinde ne geziyorlar yahu demek, bence muzikal bir filmi seyrederken aaa neden bir anda sarki soyleyip, dans etmeye basladilar ki demeye benzer. Filmde olay dovus degil, sanattir. Ozellikle mekanlara ve manzaralara dikkat etmenizi oneririm.

2. Hero (2002) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0299977/)

Hero

Hero

Konu olarak daha gelismis ve ozenilmis, dovus sahnelerinde daha comert davranilmis bu film, yolunu acan Crouching Tiger, Hidden Dragon kadar elestriye maruz kalmamistir. Bir onceki filmde mekanlari, manzaralari fotograflar olarak seyrederken, Hero da olay tablo seyretmeye benzemistir. Uzakdogu sinemasinin en onemli imzasi olan renk kullanimi bu filmde cok guzel orneklendirilmistir. Her dovus sahnesinde kullanilan kiyafetlerin renkleri, arka plan renkleri, dovusen kisilerin ruh hallerini cok iyi yansitmistir. Benim icin kadroda Jet Li olmasi filmi seyretmek icin yeterli ama ilave olarak Donnie Yen (afiste en soldaki yesilli abi), Ziyi Zhang (en sagdaki beyazli abla), Tony Leung (sagdaki mavili abi) olmasi ayri bi guzellik katti. Konusuna gelecek olursak, eski Cin’de Kral Qin’i (afiste arka planda ortada kalan kisi) kendisine suikast yapilacagindan endiselenmektedir, bu yuzden cok ciddi guvenlik onlemleri almistir, kendisine 100 adimdan fazla yaklasilmasina izin vermemektedir. Adini bilmedigimiz siradan bir asker (Jet Li), krali oldurmeyi planliyan 3 suikastciyi (afisin ortasindaki beyazli abla disindakiler) oldurmeyi basardigini iddaa etmektedir. Kralin huzuruna kabul edilen isimsiz kahramanimiz hikayesini anlatmaya baslar. Filmi en az iki kez seyretmeniz bu renk-mekan-simge olayin  kavramaniza kolaylik saglayacaktir.

3. House of Flying Daggers (2004) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0385004/)

House of Flying Daggers

House of Flying Daggers

Acikcasi bu filmi izlediyseniz ilk bahsettigim “Crouching Tiger…” pek ilginizi cekmeyecektir. Hero’nun yonetmeni Yimou Zhang’tan ikinci bir renk cumbusu, tablovari cekimler… renkler oyle canli, oyle yogun kullanilmistir ki arada ekrana dokunup, yagli-boya mi bu?!? seklinde garip tepkiler vermenize sebep olabilir. Ustelik gorselin yaninda hos muzikleriyle kulaklara da hitap eden bir film. Ben sahsen, basrolunde Takeshi Kaneshiro (afiste sagtaki abi) olsun, isterse camurdan olsun derdim ama cidden basarili bir film. Ayrica beylerin gozlerine hitap Ziyi Zhang (evet ayni abla) ve de hatunkisilere bonus Andy Lau (afiste soldaki abi) filminde mevcut. (Zira benim gozum Takeshi’den baskasini gormez, gerisi sizin olabilir :) )  Eski Cin’de “House of Daggers” adinda zenginden calip fakire dagitan bir asi grup vardir. Polis Leo (Andy Lau), guzel kor dansci Mei’nin (Ziyi Zhang) de bu grubun uyesi oldugundan suphelenmektedir. O sirada avare, sarhos ve eglencesine duskun Jin (Takeshi Kaneshiro) de Mei’nin dans ettigi mekanda eglenmektedir. Mei’den etkilenen Jin, onu polisin elinden kurtarir ve de yandaslarinin yanina kadar rehberlik etmek ister. Sonrasinda film hic de ummadigimiz bir maceraya davet eder bizi!

Filmin esin kaynagi olarak su eski Cin siiri gosterilmis:

In the north there is a beauty; surpassing the world, she stands alone.
A glance from her will overthrow a city; another glance will overthrow a nation.
One would rather not know whether it will be a city or nation overthrown.
As it would be hard to see a beauty like this again.

4. The Warlords (2007) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0913968/ )

The Warlords

The Warlords

Acikcasi filmin benim ilgimi ilk ceken noktasi cok yetenekli 3 aktoru (Jet Li, Andy Lau ve Takeshi Kaneshiro) barindirmasi oldu. Aslinda filmin ismini birebir cevirirsek “Blood Brothers” olmasi lazim. 1860li yillarda savas, yoksulluk, aclik ve afetlerle bogusan Cin’deyiz. Karakterleri ve amaclari cok farkli olan uc insanin yollari kesismis,bu uc insan ne kadar farkli olurlarsa olsunlar birbirlerine inanmis ve guvenmis, kan kardesi olmuslardir. Savaslar ve politika ile karisan hayatlarinda yavas yavas kendilerini ve de birbirlerini kaybedeceklerdir.Filmin acilis sahnesinden de hemen anlayabileceginiz gibi gayet karanlik ve de dram ogesi fazla bir film. Ozellikle bazi sahnelerde yureciginize ofke ve huzunle dolu yumrular oturacaktir. Her 3 aktorun de aglamadaki basarisini da takdir etmeden gecemeyecegim. Hani bizde erkek adam aglamaz zart zurt derler… Lakin bu abilerim cidden cok iyiydiler, caresizlik, hinc ve huzun her bi damlalarinda goruluyordu. Bir de tamam, savas filmi oldugu icin siddet de cok ama sadece siddet ve vahset olarak degerlendirmek yanlis olur bu filmi… Zira karakterlerin psikolojik degisimleri, caresizlikle verdikleri anlik tepkileri, hangisinin daha iyi, hangisinin daha kotu, hangisinin daha saf oldugu… ve izleyenin surekli taraf degistirmek zorunda kalmasi… cok iyi islenmis. Kan Kardesligi de oyle parmaklari delip, ayy senin kanin benim kanima bulasti demek le olmuyormus:

Tehlike halinde canimiz birbirimize emanet! Zaferde de, maglubiyette de birlikteyiz! Disaridan biri bu kardesligi zedelerse…kanimiz uzerine and olsun ki, olur! Icimizden biri bu kardesligi zedelerse… kanimiz uzerine and olsun ki, olur! Gokler ve yerler sahidimiz olsun ki… hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindir!

Tek yürek, tek bilek!

5. Hua Mulan (2009) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt1308138/)

Hua Mulan

Hua Mulan

Yukarida bahsettigim filmlerin arasinda bu normal bir film olarak degerlendirilebilir. Oyle dehset savas sahneleri, ilginc renk kullanimlari falan yok. Ama Cin’de de bizde oldugu gibi erkek egemenligi soz konusu… Bu egemenligi kirmaya calisan bir karakter olan Mulan bu bakimdan gayet ilgi cekici! Film, Walt Disney yapimi cizgi filminde de oldugu gibi antik Cin’de yasadigi soylenen efsanevi kadin kahraman Mulan’in, babasi adina askere gidisini, askerde muhtesem yukselisini… bu sirada kendisiyle, kadinligiyla ve de etrafiyla yasadigi mucadeleyi anlatir. Yanlis hatirlamiyorsam Mulan’in cizgi filmini ablamla birlikte Karsiyaka’da kucuk bir sinema salonunda seyretmistik, bii salon dolusu ufaklikla birlikte… Salona giren essek kadar iki kiz bi biz olunca, yan tarafimiza oturan cocugu gecici sureligine kardesligimize almistik “ehueuhheh, kardesimizi sinemaya getirdik” diyerekten… Bi de salonun en arkasindaki siradaydik, garibim goremiyor diye cocugun altina paltolari koymak suretiyle gorus alanini yukseltmistik. Yoksa tum bunlari Pocahontas’ta mi yapmistik?!? Neyse ben Mulan diye hatirliyorum. Tabii Walt Disney dunyasi bu filminkine benzemiyor. Film bizi savas, fedakarlik, yalnizlik konularinda bayagi sarsiyor. Basroldeki koca gozlu Wei Zhao da bence cok basarili oynamis, zira baska filmlerinde cokca denk gelecegiz kendisine…

6. The Memoirs of a Geisha (2005) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0397535/)

Memoirs of a Geisha

Memoirs of a Geisha

Madem kadin kahramanlardan bahsediyoruz, bu filmden de bahsedelim. Bizim “Harem” kulturumuz gibi, uzakdogunun “Geysa” kulturu de batililara cok ilgi cekici gelmekte… Cinli ve Japon oyuncu kadrosuna ragmen bu film yonetmeni, yapimcisi ve kitabin yazariyla tamamen Amerikan uretimidir. Zira film yayinlandiktan sonra Uzakdogunun cesitli yerlerinde yasaklanmistir. Film 1900’lerin basinda Japonya’da, mavi gozlu Chiyo’nun (Ziyi Zhang), kucuk yasta bir geysa evine satilmasini, sonrasinda en bilinen ve begenilen geysa olmasini ve de asik olmasini anlatir. Usteki filmlerden tanidik gelecek olan Michelle Yeoh ve de Ziyi Zhang basrollerde oynamakta… Lakin ikinci bir “o olsun, film camurdan olsun” degisini burada Ken Watanabe (ismi bilem ayri karizma yaa!) icin kullanabilirim. Zira orta yas karizma abiler listemde ilk siralardadir kendisi… Kredisi bende coktur ondan mi bilemiyorum ama her bi filmini pek severim (The Inception, Letters from Iwo Jima, Batman Begins, The Last Samurai,vs… vs… vs…). Coktan filmini izlemis ya da kitabini okumussunuzdur diye dusunuyorum. Uzakdogu konulu olsa da tam olarak uzakdogu filmi degildir bence!

7. Red Cliff I (2008) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt0425637/)

& Red Cliff II (2009) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt1326972/)

Red Cliff I

Red Cliff I

Red Cliff II

Red Cliff II

Son zamanlarda seyrettigim en epik film! Inanilmaz yuksek bir butceyle Cin’in “Lord of the Rings”ini cekmis adamlar. Toplamda 5 saatlik bir film olarak bakmaniz gerekiyor. Zira Ilk film “to be continued” seklinde bitiyor. Aksiyon filmleriyle (bknz. Mission Impossible II, Face/Off) kendine hatiri sayilir bir yer edinen John Woo, antik Cin’in 3. yuzyil baslarinda yapilan efsanevi “Kizil Ucurum” savasini muhtesem bir gorsellikle ve harika oyuncu kadrosuyla seyirciye anlatiyor. Kuzey Cin Imparatorluk ordusunu yoneten general Cao Cao, cesitli bahaneler one surerek Guney Cin’e saldirmaya karar verir. Kuzeyden gelecek olan dusmana karsi Guney Cin imparator ve savas lordlari guclerini birlestirirler. Sayica cok ustun olan dusmani “Kizil Ucurum” denen yerde beklemeye baslarlar. Daha cok savas sahneleriyle one cikan bir film olmasina ragmen, asil olarak iki savas stratejistin, Zhuge Liang (Takeshi Kaneshiro) ve Zhou Yu (Tony Leung)’nun, General Cao Cao (Fengyi Zhang)’ya karsi oynadiklari akil oyunlarini konu alir(Tarihsel kisiliklerin bilgileri icin wikipedia’ya yonlendirdim sizleri). Hani eskiden tarih derslerinde okurduk, Turkler dusmana “kurt-kapani” savas duzeniyle saldirir, hattin ortasindaki oncu grup once dusmana saldirir… sonra dusmanin kendilerini takip ettiginden emin olarak geri cekilir, sonra hattin kanatlarindaki dusmanin arkasindan dolasarak dusmani bir daire icine kapatir. (Vay be nasil etkilendiysem, hocamin ses tonu bilem kulaklarimda cinladi.) Film cok uzun olmasina ragmen, beni bir dakikasindan bile bunalmadim. Kulturel anlamda da cok sey ogrenilir (bknz cay seramonisi, ki ben cidden hep cok merak etmisimdir.). Soyle uzuuunnn bir pazar gunu sinemasi icin super bir secim olur. Ayrica cogu insanin Takeshi Kaneshiro aski bu film serisiyle baslamis (ben daha once kesfettiydim). Oynadigi hafif-cokbilmis, cok zeki, saygili, azicik provakatif, esprili ama kendisinden cok emin karakteri alninin akiyla canlandirmis. Ilaveten Mulan’la takdirimizi kazanan koca gozlu Wei Zhao, burada da Sun Shangxiang adli gozupek prenses roluyle erkek egemenligindeki savas alanina guzel bir kadin eli degdirmistir. Neyse, siz izleyin, begeneceginizi tahmin ediyorum.

8. Yip Man I (2008) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt1220719/)

& Yip Man II (2010) (IMDB: http://www.imdb.com/title/tt1386932/)

Yip Man I

Yip Man I

Yip Man II

Yip Man II

Son olarak 1900lere geri donuyoruz, efsanevi Bruce Lee’nin hocasi, bir dovus sanati bicimi olan Wing Chun’un “Grandmaster”i Yip Man’in hayatini anlatan bu seri, birinci filmiyle efsane, ikinci filmiyle de iyi seklinde yorumlanabilir. Ilk filmde Yip Man, Cin’in Foshan bolgesinde sakin ve durust mizaciyla sevilen, bolgesinin en yetenekli dovus ustasi olmasina ragmen alcakgonullu, ailesini cok sevmesine ragmen gene de ufak tefek sorunlar yasayan, saygin ve de varlikli biri olarak anlatilir. Tabii bu durum Japonlarin 1930larin sonunda Cin’i isgal etmelerine kadar suruyor. Yip Man, ailesi ve dostlari tum Cin gibi sefaletle bogusmaya baslar. Bir sekilde bir Japon Generalle yollari kesisen Yip Man’dan Japon askerlere Wing Chun ogretmesi istenir. Hikaye biraz dram, biraz espri ve guzel dovus sahneleriyle cooook guzel anlatilir. Ozellikle basrolumuz Donnie Yen, Yip Man olarak harika bir portre cizer. Zaten kendisi de bircok filmin dovus koreografisini yapmis/yonetmis biri olarak incelik isteyen Wing Chun dovuslerinde de goze hitap eden cok basarili isler cikarmistir. Ikinci filmde ise Yip Man’in Japon istilasindaki Cin’den kacip Hong Kong’a yerlesmesi ve orada ailesiyle yeni bir hayat kurmaya calismasi anlatilir. Bu film, ilk filmin basarisinin bayagi golgesinde kalir. Zira yer yer bir daha incelikli kurgulanmis, konulandirilmis Rocky filmine benzer. Gene de dovus sahneleri cok basarilidir. Ustelik ikinci basrol oyuncularimizdan Sammo Hung, filmden once ciddi bir kalp ameliyati gecirmis sonrasinda cikip kendi dovus sahnelerini kendi cekmistir. Zati Donnie Yen abimizde dublorlukten geldiginden o da dovus sahnelerinde bizzat kendisi yer almis. Ayrica iki filminde de pek sempatik buldugum, koylu dovuscu, sanssiz hirsiz roluyle Siu-Wong Fan’a ayri bir dikkat edin. Ilk filmi cok tavsiye etmeme ragmen, ikinci film icin guzel dovus sahneleri olan iyi bir film diyebilirim. Ayrica bu iki filme bir de prequel bir film daha eklenmistir.

Yip Man prequel

The Legend is Born: Yip Man

O film de 2010 yapimi “The Legend is Born: Yip Man“. Afiste en solda gordugunuz yasli amca gercek hayatta Yip Man’in oz-be-oz buyuk oglu, Ip Chun. Bu film Yip Man’in gencligini anlatiyor. Kadroda benzer isimleri gorsek de farkli karakterleri canlandiriyorlar. Yip Man’i bu sefer genc Yu- Hang To canlandiriyor. Kendisi dunya sampiyonu bir dovuscu ve de Ip Chun’un ogrencisi… Isin bi komik tarafi da isim olarak Dennis To’yu kullaniyor :) Gene dovus sahneleri guzel olan iyi bir film. Ama dedigim gibi birinci filmden alinan tat ne yazik ki serinin diger filmlerinden alinamiyor. Gene de butunlugu bozmamak adina seri olarak seyredebilirsiniz.

Bu arada biz bu Wing Chun olayini nereden duymustuk derseniz, bi aralar Ipekkizimla surekli “hangimiz daha uzunuz” kavgasi yapan bi arkadas bu dovus sanatiyla ilgileniyordu. Sonra ne yapti bilmiyorum.

Aslinda aklimda kalan 1-2 film daha var ama bayagi fazla oldu sanirim bu liste… o yuzden bu kadari yeter dedim. Bakalim 3. bolumde bu sefer baska uzakdogunun baska tur filmlerine bakariz. 😉